4 Nisan 2018 Çarşamba

Kendi Uçurumuna Bakmak


Her şey sevgili Alper Hasanoğlu'nun çok sevdiğim kendi uçurumuna bakma cesareti başlıklı yazısından bahsetmemle başladı.

Konu açılmadan birkaç dakika önce 3 arkadaş güneyin en güneyinde masmavi bir denize doğru bol köpüklü kahvelerimizi içiyorduk. Sandalyesi en kenarda olan dengesini kaybedip düşmek üzereydi ki tam zamanında müdahale edip kurtardık.

Kendimizi Batman ve Robin ilan ederek gülüşürken o az önce düşmek üzere olan arkadaşım dedi ki "Biliyor musunuz kızlar, ben kenarda durmaktan hep çok korkarım. Hele ki yüksek kenarlardan." Şaşırdım. "Peki o zaman evinde nasıl rahat ediyosun ki?" diye sordum. Çünkü 13. katta oturuyor. "Kenarlara yaklaşmıyorum ve hiç aşağı bakmıyorum." dedi.

Sanırım hiç bu kadar boş boş bakan Batman ve Robin görmemişti daha önce. Şaşkınlığımızı saklayamadık. Yıllardır tanıdığımızı sandığımız arkadaşımızdan ilk defa böyle bir şey duyduğumuzdan mı yoksa duyduğumuz şeyin bizce pek de korkulacak bir şey olmamasından mı.. Bilemiyorum.

"Kusura bakma şaşkınlığımıza" dedim. "Bizim için nasıl göründüğünün hiçbir önemi yok. Sonuçta korku senin korkun. Sende bu duyguyu yaratıyorsa öyledir. Hepimizin bir başkasına çok saçma hatta komik gelecek korkuları, takıntıları olabilir."

Diğer arkadaşım hemen araya girdi "Ben mesela, çok sevdiğim halamın ölüm haberini aldığımda Tolstoy'un Anna Karenina kitabını okuyordum ve sonra o kitabı hiç bir daha elime alamadım. Sanki elime alsam çok sevdiğim biri ölecekmiş gibi geliyor. Ve eğer öyle bir şey olursa kendimi affedemem, sanki benim yüzümden ölecekmiş gibi." 

Sanırım sıra bana gelmişti, tabii ki tepsim boş değil. Hemen servis ettim. "Ben de görüntümden ne kadar memnun olsam/olmasam fark etmez, ama tartıya çıkıp rakam görmekten çok korkarım." dedim. Gerçekten de öyledir. Mantığını hiçbir zaman çözemediğim ve artık çözmeye uğraşmadığım bir konu. 

İşte böyle, herkes dışarıdan tuhaf(!) görünme ihtimali olan uçurum kenarlarından bahsedince benim de aklıma yukarıda bahsetmiş olduğum yazı geldi. Konuyu azıcık özetledikten sonra dedim ki "peki biz neden kendi uçurumlarımızdan bakmıyoruz?"

"Yani hemen en ucuna gidip kendimizi ordan bırakmamıza gerek yok ama en azından şu yüzleşme işini deneyebiliriz. Ne dersiniz?"

Kısa bir sessizlikten sonra biri "aslında deneyebiliriz" dedi. Diğeri "ben bunu bir düşünücem" diye ekledi. Bir sonraki kahve buluşmamızda bu konuyu tekrar görüşmek üzere sözleştik.

Eve gelince yatağın altındaki tartıyı çıkardım. Turkuaz mavi camdan, pek de estetik bir alet. Alırken farkında değildim ama sanırım bilinçaltımın yönlendirmesiyle gözüme sevimli görünsün diye böyle bir tercih yapmışım. Neyse, tozunu aldım ve yerine geri koydum. E herhalde gün ortasında o kadar kahve, su vs. içmişken üzerine çıkamam di mi ama! 

Ertesi gün sabah erkenden uyandım. Tartıyı yerinden çıkardım. Üzerine çıktım. Acaba dedim hemen bakmayıp insem üzerinden?..Adım adım uçurumdan baksam?..Yoo olmaz! Bir işi yapacaksak tam yapalım hem de en kestirmesinden diyerek gözlerimi ekrana kilitledim. Sabah mahmurluğundan mıdır uçurum sarhoşluğundan mıdır yoksa rakamların üzerimde yarattığı kara büyü etkisinden midir bilmem, üzerinden inerken hafif bir sendeledim. Hemen yatağın kenarına oturdum. 

Bir yanda arkadaşlarımla yaptığım sözleşmeye uygun davranmanın verdiği huzur, diğer yanda hala üzerimdeki sabah tartısı(!) sersemliği.. Öylece bir süre daha oturdum. Ve ne yalan söyleyeyim içimden "Yaktın beni Alper!" diye geçirdim bir kere. Sonra güldüm. "Hayır" dedim. "Alper'in bir suçu yok. Uçurum benim tartı benim!"

Mutfağa geçip bir kahve koydum. Ve o günden beridir de geceleri aç uyuyorum. Bilmem yeterince uçurumdan bakabildim mi :)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...