1 Ekim 2017 Pazar

Pazar Notları


















* "Eğer kendimi tanısaydım, kaçıp giderdim" demiş Goethe. "Adam haklı beyler!" dememi beklemiyordur kimse umarım.  Hayır yani insanın kaçası gelmiyor değil de, maharet kaçmakta değil; kalmakta.. Hatta kalakalmakta belki de.. Biraz da kendini tolere etmekte.. Kaçacak yer de yok orası ayrı konu.. Zaten Goethe amcamın bizimle hafiften bi dalga geçtiğini düşünüyorum.

* Aynı adam, Goethe, Faust adlı eserinde de demiş ki "Herkesin gizlice sokulduğu kapıları, cüret et sen ardına dek açmaya"..  Yani evet kaçarım ederim falan filan demiş de.. Sonra kendine gelmiş kapılara niyet etmiş. Yani diyorum ki olur böyle şeyler. Kaçasın gelir, gidesin gelir  ve hatta yok olasın gelir.. Ama geçer. Biter. Ve sonra yine bulursun kendini bir kapının önünde.

* Dört dörtlük ve hatta mükemmel ötesi sandığımız bazı insanların hatalarını görünce içten içe tuhaf bi şekilde mutlu olmak bizi kötü bi insan yapar mı?.. Yoksa sadece "insan" mı yapar?.. Mutlu olduğumuz şey onların hata yapması mı yoksa hata yapacak kadar "insan" olduklarını fark edip kendimizce kutlamamız mı?.. Almanların "schadenfreude" dedikleri, başkalarının başına gelen kötü şeylere sevinmek kategorisine de girer mi bu durum?.. Yok ya o kadar da değil. Altı üstü bir hata.

* Hata demişken. Sanırım ben bu konuya birazcık taktım geçtiğimiz hafta. Adam gelmiş bana "böyle böyle yaptım, çok fena oldu" şeklinde anlatıyor. Ben de diyorum ki içimden "yok yeaa yapmaz öyle bişe hem niye yapsın ki!".. İçimden diyorum sanıyorum da, bir gıdım dışıma da sıçrıyor ki, adam bana dik dik bakıp "yahu bi ihtimal ben de insan olamaz mıyım?" diye soruyor. E haklı tabii. "insan olma hakkı" tanımıyoruz bazen birbirimize, en çok da kendimize..

* Kalabalık partiler moda değil artık. Gürültülü ve bol "tanıdık"lı doğumgünleri de.. Ve hatta inanır mısın "network" bile eski moda oldu. Sadelik..sade ve derinden ilerliyor. Az, öz, sakin, huzurlu.. Telefon ekranına hiç bakmadan içilen karşılıklı kahveler mesela..Geçmez hiç modası.

* Hatırlıyorum da eskiden bir şeyi "kaçırmak" vardı. Her hafta yeni bölümünü heyecanla beklediğin diziyi mesela.. O akşam katılmak zorunda olduğun bir şey varsa "tühh gitti dizi" derdin. Tekrarı yok, internette yayın yok.. Kaçtı mı kaçardı yani. Neyse ki izleyen bir dost bulunur ve güzel güzel anlattırılırdı. Dolaylı da olsa kaçırmamış olurdun. Şimdiyse kaçırma şansın yok. Her şey elinin altında. Ama sanki şimdi daha çok şey mi kaçıyor ne?.. 

* Acil olan her şeyin aslında o kadar da önemli olmadığını anladım. Biraz geç mi anladım acaba diye düşünürken yine kendimi yakalayıp "amaaan kime göre neye göre" diye hafifçe ayarlarımı düzelttikten sonra çalan telefona bakmak için ayağa kalkıp yan odaya gitmeye üşendim... Geçen gün de bir mesaj geldi, açıp bakmadım. Nolucak ki sonra bakarım kaçmıyo ya mesaj diyerekten. Yanımdaki arkadaşım dayanamadı "ayy merak ettim açıp baksana" diye çıkıştı. Sanki açıp kendisine okuyacakmışım gibi. "Allah sabır versin dostum" dedim. Onun yanından ayrılana kadar da bakmadım. Nolucak yeaaa!

* Dün sabah bu fotoğrafta gördüğün denizde bir saat yüzdüm. Akşam da buz gibi İstanbul'a iniş yaptım. 12 saatlik uçuşta jet-lag olmayıp bir buçuk saatte nasıl darmadağın oluyorum ki?.. Neden alışamıyorum?.. 48 gün yeter mi bir şehre bu kadar yabancılaşmaya?.. Rutinlere dönmek iyidir deyip sabah spora, akşam da yogaya gittim geldim. O değil de evim sanki ev değil de otel gibi geliyor şu an. Oda servisinden bi kahve isteyesim var o derece :)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...