2 Eylül 2017 Cumartesi

Linda, DMT, Hap ve Diğerleri


















* Ruh molekülü olarak bilinen dmt (dimetiltriptamin) maddesiyle ilgili çokça şey okudum bu aralar. Doğum ve ölüm anında çok yüksek miktarda salgılandığı için ruh molekülü demişler adına. 3. göz olarak da adlandırılan epifiz bezimizden salgılanır. Bazı şaman ayinlerinde ayahuasca çayı aracılığıyla da vücuda dışardan almak mümkünmüş. Benim dışarıdan alınan maddelere karşı doğal bir direncim ve önyargım olduğundan bu durum pek de ilgilimi çekmedi. Ancak öğrendim ki bunun için ille de dışarıya bağlı değilmişiz. Florür ve aspartam gibi epifiz bezine zararlı maddelerden uzak durup, bir süre sadece hayatta kalmaya yetecek kadar yemek yiyip, karanlık ortamda da bulunursak doğal olarak salgılayabilirmişiz. Tabii meditasyonun da etkisi muazzammış. Yani o kadar şey okudum, izledim ama döndüm dolaştım yine kendime geldim.

* "Mikroskop insana ne kadar önemli olduğunu gösterdi, teleskop da önemsizliğini" demiş Manly P. Hall. Hayatımız bir madalyon olsaydı eğer, bir yüzü teleskop diğer yüzü de mikroskop olurdu diye düşünüyorum. Kendini bilmek, ya da en azından bilmeye, tanımaya çalışmak, kendine değer vermek, kendi üzerinde çalışmak çok güzel şeyler. Ancak bugünlerde gençlerin dediği gibi "o kadar da şey etmemek lazım". Arada bir teleskobu eline alıp yıldızlara bakmak gerek. Sonra küçük prens misali bir yıldızın üzerine konup ordan buraya bir göz atmak, ve koskoca galakside ne kadar da minnacık olduğumuzu hissetmek..

* Geçtiğimiz gün bir aile ortamındayız. Üniversite sınavına hazırlanan ve oldukça stres yapan kuzenime herkes sırayla öğüt veriyor. "Ayy ne gerek var ki stres yapmaya! Ne var yani dünyanın sonu mu? Senden daha mı değerli sanki! İstediğin yeri kazanmazsan napalım yani ağlayalım mı?" gibi sırasıyla dizildi laflar. Sonra biri bana döndü "di mi ama ablası hadi sen de bir şey söyle" dedi. Kuzenime döndüm ve "evet istediğin şey olmazsa tabii ki oturup ağlicaz hatta beni çağır ben de gelip seninle ağlarım" dedim. Masadakiler cevabımı pek beğenmese de kuzenim o akşam ilk defa bu kadar kocaman gülümsedi. Çünkü insanlar bir şey için çok çabalarsa ve sonuç istedikleri gibi olmazsa üzülürler. Ve çok üzülünce de ağlarsın. Bunda zinhar kötü, negatif bir şey yok. Önemli olan bunun ne kadar sürdüğü bence. 3-5 gün ağlarsın, üzülürsün. 6. gün sabah uyanınca geçmiş olur. Güzel bi kahvaltı yaparsın, sonra eline kahveni alıp "peki şimdi ne yapmalı?" diye düşünürsün. Eni konu bu kadar işte.

* Yukarıdaki tecrübeden aldığım ilhamla gençlere öğüt veren aile büyüklerine ufak bir yasak getirmek istiyorum. Yani öğüt olayına tamamen karşı olmasam da bazen amacını aşıyor durumlar. Misal "Kendini bu kadar yorma hayatını yaşa" diyen amca. Henüz birkaç senedir iş hayatında olan ve bu dünyada dikili ağacı olmayan bir gence bunu söylediğinde çok komiğime gidiyor doğrusu. Amca almış yazlıkları, kışlıkları, son model mercedes ve bilumum gayrimenkulleri. Unu elemiş, eleği asmış. Dünya turlarına çıkıyor. Ama 3 senelik junior çocuğa "işi gücü boşver yaşamana bak, bugünler geri gelmez" diyor. Sevgili amcacım, evet haklısın çok hırs yapıp, hayatı sadece iş olarak görüp kendini kaptırmak hoş bir şey değil. Ama senin durduğun yerden de bunu söylemen biraz komik. Şu anki rahatlığını o zamanki çalışmana borçlusun. Ama tabii belki "3 ev aldıktan sonra o kadar da çalışmaya gerek yok" tarzında bir şeyler diyebilirsin. Ya da daha güzeli "çocuğum şu iki evi sana veriyorum kiraları da iyidir seni rahaaat rahaaat yaşatır. Kendini çok kasma, sevdiğin işi yap" diyebilirsin. Ve sanırım birazdan beni reddedeceksin ama napalım ben çocukları düşünüyorum. Saygılarımla :)

* Hayatın Gizli Hazları adlı kitapta geçen aşağıdaki paragraf çok ilgilimi çekti. Son zamanlarda bir "ruh eşi"dir diye tutturanların çoğalmasından mıdır yoksa bu kavrama zinhar inanmamamdan mıdır bilmem ama pek beğendim bu tespiti:

"sosyologlar, ruh eşini bulduğuna inananların herkesten daha kolay ayrılık yaşadığını fark etmişlerdir; çünkü seçilmiş kişide herhangi bir defoyla karşılaştıkları anda hata yaptıklarına karar verip yeniden ve yeniden denemeye girişirler. O zor bulunur ideal eşi bir türlü bulamadıklarını sonsuz kere keşfederler."

* Yine aynı kitapta diyor ki "..psikologlar da kadınların, kokuları kendilerinden farklı erkeklerden hoşlandığını söyler. Ancak gebelik hapı aldıkları dönemlerde kendilerine benzer erkekleri tercih ederler." Ne kadar ilginç değil mi?.. Miniminnacık bir hap böyle bir tercih konusunda bu kadar etkili olabilir mi?.. İnsanın hayretleri şaşıyor!

* Yalnızlık korkusu olan bir dostuma küçük bir mikroskop alarak her gün düzenli olarak derisinin üzerindeki bakteri dostlarını izlemesini tavsiye ettim. Şaka yaptım sandı ama hayır yapmadım. Çok ciddiyim. Her gün birkaç dakika o üstünde dolaşan dostları izlersen bu dünyada asla ama asla yalnız kalma şansının olmadığını anlarsın bence. Anlayınca da korkuya yer kalmaz. Hala ciddiyim evet!

* İngilizce bolluk (affluence) ve grip (influenza) kelimelerinin birleşmesinden oluşan ve "mutsuzluk virüsü" olarak da bilinen affluenza bu aralar çok popüler. Büyüklerimizin "rahat batıyor" olarak da tanımladıkları bir durum. Her şeyden daha çok, daha da çok istemek, almak ama bunun karşılığında da mutsuzluktan ölmek üzere olmak şeklinde tanımlayabiliriz. Buna bir de sahip olduklarını sosyal medyada sergilemek eklenince, sanırım içinden çıkılması çok zor bir duruma düşer insan. Alışverişkolik bir arkadaşım sayesinde tanıştım bu kelimeyle. Kendisine bir uzmandan yardım almasını önerdim. Ancak çok ısrar edince, daha doğrusu "sen yerimde olsan ne yapardın?" diye sorunca, düşündüm biraz. Sonra dedim ki "bir şey alırken 'buna gerçekten ihtiyacım var mı?' diye sorardım". Ona yardımcı olur mu bilmem ama bu soru bana gerçekten çok yardımcı oluyor. İhtiyaçların sınırlı, isteklerin sonsuz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu ikisini ayırt edebilirsek her şey daha kolay olur sanki..

* Son günlerde duyduğum en güzel söz: "baktın olmadı o zaman bakmayacaksın"... Her seferinde sesli gülüyorum. Çok da haklı buluyorum ayrıca!

* Ve son olarak.. Sizi üstteki fotoğrafta yer alan Linda çiçekleriyle tanıştırmak isterim. Yazlık evimizin sokakla birleştiği noktada kendi kendine çıkan, kendi kendine büyüyen ve güzelleşen çiçekler.. Bu yaz bahçede para ve emek harcanıp yine de sıcaklarda telef olan renkli çiçeklerin ölümü ardından hediye gibi geldiler. Yani özetle, bazen elinden geleni yaptıktan sonra içini ferah tutmak lazım. Senin olan nasılsa sana geliyor.

3 yorum:

  1. "Rahat batması" bazen de monotonluğu bozmaktır bence. Yani mutlu olsan da bir macera arayışıdır, hayata renk katma çabasıdır. Bknz. sevgili eşimin Brezilya`da çalışması:)
    Dostuna mikroskop almanı pek sevdim, çok hoş:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. o zaman rengarenk olduk diyebilir miyiz :))

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...