16 Ağustos 2017 Çarşamba

Mutlu Olma Sanatı

Bu kitabı elime alıp kapaktaki çikolatalı çileği görünce içimden  "acaba kitabı baştan sona okumak yerine Godiva'ya uğramak daha mı mutlu eder?" diye geçirsem de merakıma yenilip okudum. (belki yazlıkta olduğum ve zaten en yakın çikolatalı çileğe ulaşmak için 30 dakika araba kullanmak gerektiğinden, onun yerine çimlerin üzerindeki salıncağımda kitabı okumak daha cazip gelmiş olabilir)

Ve sanırım yine okuduğum bi kitabın yarısının altını çizmiş bulunuyorum. Olsun çizmek mutlu ediyosa demek.. Buyrun altı çizilenler:

* Ben de birçok kez, her şeyin boş olduğunu düşündüğüm ruh halinde olmuşumdur. Bundan, herhangi bir felsefenin yardımıyla değil, mutlaka yapılması gereken bir şeyi yaparak kurtuldum. 

* Herhangi birisine hayattan zevk almasına en fazla neyin engel olduğunu sorarsanız "yaşamak için mücadele" cevabını alırsınız. Bir bakıma doğrudur, ne var ki önemli bir bakımdan da yanlıştır....Yaşamak için mücadele diyenlerin gerçekte belirtmek istedikleri, başarı için mücadeledir. Bu mücadeleyi yapanların korktukları şey ise sabah kahvaltısını bulamamak değil, servetlerini arttıramama olasılığıdır.

* Günümüzün varlıklı kişileri ise tamamıyla farklı olma eğilimimindedir. Hiç okumaz. Ününü arttırmak için tablo alırsa seçimini uzmanlara bırakır. Duyduğu haz, resimleri seyretmekten değil, başkasının onları satın almasına engel olmaktan kaynaklanır.

* İnsanlara kazandıkları başarıyla ne yapacakları öğretilmedikçe, başarının can sıkıntısına yol açması önlenemez.

* Ben şuna inanıyorum ki, can sıkıntısı tarih boyunca büyük itici güçlerden birisi olmuştur. Günümüzde ise eskisinden daha büyük ölçüde böyle olmaktadır. Can sıkıntısına yol açan etkenlerden birisi, şimdinin amaçsızlığı ya da çaresizliği nedeniyle atıl bir durumdayken, kaçınılmaz olarak düşünülen güzel anılarla bu durum arasındaki aykırılıktır.

* Can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir. Hem de yalnız hoşa gidecek olaylar değil, bunalım kurbanının bir günü öbüründen ayırt etmesine yardım edecek herhangi bir olayın özlemidir. Karşıtı ise haz değil, heyecandır.

* Bizim, atalarımızdan daha az canımız sıkılıyor, ama can sıkıntısından daha fazla korkuyoruz. (bir ortaçağ köyündeki kış mevsiminin tekdüzeliğini gözünüzün önüne getirin. Kimse okuma yazma bilmiyor, aydınlanma mum ve kandille yapılıyor, yollar tümüyle kapanmış olduğundan köyün dışından bir insan görmek hemen hemen imkansızdır)

* Tekdüze sayılacak bir yaşama katlanma becerisi çocuklukta kazanılır. Bu konuda modern anne babaların suçu büyüktür Çocuklarına birbirine benzeyen günler geçirmenin önemini kayrayamadıklarından onlara sinema, tiyatro ve iyi yiyecekler gibi "pasif eğlenceler" sağlarlar. Çocukluk eğlenceleri, çocuğun çaba harcayarak çevresinden çıkaracağı yaratıcı eğlenceler olmalıdır. Tiyatro gibi heyecan verici ama fiziksel çaba gerektirmeyen eğlenceler daha az olmalıdır. (Bu kitap ilk defa 1930 yılında yayınlanmış. Yazar şimdi yaşasa ve iPad'siz yemek yemeyen çocukları görse ne derdi acaba? Onun yerine ben diyorum "skandal!" :))

* Yapıcı ve ciddi bir amacı bulunan bir genç, eğer gerekli olduğuna inanırsa büyük ölçüde can sıkıntısına katlanabilir. Ama ilgi dağıtıcı ve düzensiz yaşamı olan bir çocuğun beyninde yapıcı amaçlar kolay kolay yer edemez. Çünkü bu durumda aklı, uzak başarılardan çok, yakın hazlara yatkındır. İşte bütün bu nedenlerle, can sıkıntısına katlanamayan bir kuşak, küçük insanların, doğadaki yavaş gelişmeye dayanamayanların, her türlü içgüdüsü vazodaki çiçekler gibi ağır ağır kuruyanların kuşağı olacaktır.

* İnsanların çoğu, düşüncelerini kontrol etmekte yetersizdir. Yani henüz herhangi bir şey yapamayacakları aşamada, kaygı verici konuları düşünmemeyi beceremezler. Yarının zorlukları ile başa çıkabilmek için güçleri yenilemeleri gereken gecelerini, o anda hiçbir şey yapılmayacak sorunları düşünerek geçirirler.. Akıllı insan, sorunlarını gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez.

* Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonrada, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça, o kararı yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.

* Yaptığımız şeyler, sandığımız kadar önemli değildir. Başarı ya da başarısızlıklarımız da sandığımız kadar önem taşımazlar. Hiç kimse dünyanın çok büyük bir parçası değildir. Düşüncelerini ve umutlarını benliğinin üstünde bir şeye yöneltebilen birisi, dünyanın sıradan dertlerinde, tam anlamıyla bencil birisi için olası olmayan bir huzur bulabilir.

* Her çeşit korku karşısında yapılacak en doğru iş, korkuyu mantıklı ve sakin olarak, ama dikkati yoğunlaştırarak, korku ve konusunu her yönüyle tanıyıncaya kadar düşünmektir. Korkulanı tanımak onun korkunçluğunu yumuşatacak, konu tümüyle sıkıcı bir hale gelecek ve düşüncelerimiz, daha önce olduğu gibi irade gücüyle değil, konunun artık ilgi çekici olmaması nedeniyle başka yönlere çevrilecektir.

* Sıradan insan kişiliğinin özellikleri içinde "çekememezlik" en kötüsüdür. Eğer bu duygu başıboş bırakılırsa bütün erdemleri yok eder, hatta becerilerin en iyi biçimde ortaya konulmasına engel olur. Çekememezlik duygularının nedenlerini kavrayanlar, bu duygularını aşma yolunda büyük bir adım atmış olurlar.Bütün bu durumların çaresi zihinsel disiplin, yani boş şeyler düşünmeme alışkanlığıdır. Hazların tadını çıkararak, işinizi yaparak, belki de yanlış olarak daha talihli olduklarını düşündüklerinizle kendi durumunuzu karşılaştırmaktan kaçınarak çekememezlik duygusunu yok edebilirsiniz.

* Eskiden insanlar sadece komşularını çekemezlerdi, çünkü başkaları hakkında pek az bilgileri olurdu. Bugün ise iletişim olanaklarının artması nedeniyle hiç tanımadıkları insanlar hakkında bile genel olarak çok şey biliyorlar. (kitabın 1930 yılında yayınlandığını tekrar hatırlatmak isterim :) internet yok, facebook, instagram, snapchat yok. Bertrand şimdi burada olsa ne derdi acaba?)

* Güzel bir günde göz alıcı bir kıyı boyunca vapurda giderken kıyıyı seyreder, manzaradan zevk alırsınız. Bu, dışarıya bakmakla alınmış bir zevktir ve herhangi büyük bir gereksiniminizle bağlantısı yoktur. Ama eğer geminiz batmış da kıyıya doğru yüzmekteyseniz, bu kıyıya başka türlü bir sevgi beslersiniz. Kıyı sizin için güvenliği temsil eder; güzel ya da çirkin olması önemli değildir. Sevmenin üstün olanı, gemisi güvenli olan kişinin duygusuna benzeyendir. En iyi sevgi, insanın eski mutsuzluklarından kaçmak için değil de, yeni mutluluklara kavuşmak umuduyla beslediği sevgidir.

* Boş zamanlarını akıllıca doldurabilmek, uygarlığın son aşamasıdır ve günümüzde pek az kimse bu basamağa ulaşmış durumdadır. 

* Bazılarınca hayatı bütün görmek doğaldır ve mutlu olabilmek için böyle görmek gerekir. Bazılarınca da yaşam, birbirinden ayrı ve güdümsüz olgulardan ibarettir. Bence birincilerin mutluluğa ulaşma olasılığı ikincilerden büyüktür, çünkü onlar giderek kendilerine hoşnutluk ve güven verecek koşulları oluştururlar; buna karşılık ikinciler, olayların esintisi önünde bir o yana bir bu yana savrulur ve sakin bir limana ulaşamazlar.





2 yorum:

  1. Şu can sıkıntısı meselesi o kadar doğru ki! Can sıkılması hep kötü algılanıyor, hatta günümüzde sıkılması imkansız nerdeyse. Çocukları sürekli meşgul etme durumu var ya o kabus işte. Halbuki sıkılsın ki bir şey keşfetsin veya hayatın sıkıcı yanını da tanısın. Yalnız olmak gibi, nesi kötü ki?!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. boşuna "sıkı can iyidir" dememiş büyüklerimiz :)

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...