23 Haziran 2017 Cuma

Cuma Notları



* Herkesin bi hocası, ustası ya da gurusu mu var? Herkes bi gruba, derneğe, tarikate ait olma ihtiyacında mı?  Belli bir yaşa gelmiş, dışardan bakınca her türlü imkana sahip, iyi eğitimli zeki insanlar nasıl oluyor da böyle şeylerin peşinden sürükleniyorlar? Hayatlarındaki hangi boşluğu dolduruyorlar? Nasıl bu kadar körü körüne bağlı olabiliyorlar? Aklım almıyor. Ve bir süredir de yakın arkadaşlarımla bu konuları konuşuyoruz. Şahit olduğumuz ve duyduğumuz bazı hikayeler bu gündemi hep canlı tutuyor. Bi noktadan sonra kendimize bakıyoruz ve hatta korkuyoruz. Böyle adamlar kandırılıyorsa, beyinleri yıkanıyorsa neden bizim de başımıza gelmesin ki?.. Şanslıyız ki normal hayatta bizi zorlayan hiçbir şeyi beğenmeyen şımarık ve aşırı şüpheci bir yanımız bu konularda bize doğal koruma kalkanı oluşturuyor. Ama insanın hayretleri şaşıyor ya.. 

* Hani birilerine defalarca anlatmaya çalıştığın, ikna etmekte zorlandığın bazı şeyler vardır.. Sonra bi bakarsın biri aynılarını düşünmüş bi de üstüne yazıya dökmüş. İşte o an içime koskocaman bir aydınlanma geliyor. Aynen Defne Suman'ın bu yazısında yazdığı gibi.. Özellikle de bu kısmı pek bi beğendim:

"Ne de olsa yoga, meditasyon ve kişisel gelişim dünyası 1 erkeğe 10 kadının düştüğü mini sultanlıklar. Sadakat, söz verme, söz tutma gibi konularda yeterli olgunluğa erişmemiş, cinsel enerjisininin kölesi durumundan henüz sıyrılamamış erkekler için bir cennet aslında. Çünkü bir o kadar da kendi kıymetini bilmeyen, sınır çizmekten bihaber kafası karışık kadın var orada. Bir ilişkinin  yüzde elli sorumluluğu erkekte ise diğer yüzde ellisi de kadında. “Ay vallahi ben sevmekten başka bir şey etmiyorum, o hep benim kalbimi kırıyor” diyen taraf da hiç bir şey yapmayarak kalp kırıklığına meydan verdiği için karşısındaki kadar sorumludur ilişkinin geldiği noktadan."

(yazı www.derki.com'da yayınlanmış, başlığı :Spiritüel Erkekler: Maneviyatta dahi Ataerkiller)

* Uzun zamandır herkesin öve öve bitiremediği mahallenin meşhur vejetaryen cafesini merak ediyordum.  Sonunda yakın bi arkadaşımla gidip denemeye karar verdik. Kabaktan spagetti, mercimekten hamburger köftesi, hurmadan cheesecake yapıyorlar. Başta cazip ve orjinal geldi. Ama yemeklerin tadına bakıp şöyle bir etraftaki masalara göz gezdirince içimden bir çığlık yükseldi: ama bunlar fake!.. Neden spagetti taklidi yapan kabak yer ki insan? Kabak yiyeceksen kabak yersin. Canın çok makarna isterse de gidip adam gibi yersin makarnanı. Ne gerek var ki taklitlere?.. Ve bebeğim şunu unutma ki taklitler asıllarını yaşatır!.. Yan masadaki bir teyze diğerlerine dönüp "çocuklar bişe dicem bunların hepsi tatsız yahu!" dediğinde derin bi ohh çektim. Ama masadakiler benimle aynı fikirde değildi tabii, çünkü kabul etmek kolay değil. Tabii şimdi nasıl etsinler, sonra demezler mi vayy biz ne salakmışız buraya gelip bu kadar da para verdik bu tatsız şeylere. Birileri bizimle dalga geçiyor orası net. Ve aynen "Kral Çıplak" masalında olduğu gibi böyle "trendy" şeyleri beğenmediğini söylemek her zaman o kadar kolay olmuyor. 

* Yeni bir moda da "şekerim ben şekeri bıraktım" görgüsüzlüğü. Bıraktın da bana mı bıraktın? Bana ne?.. Yani konu gelir, sorarız, merak ederiz e hadi anlat o zaman. Ama atomda daha önce kimsenin keşfedemediği yeni bir parçacık bulmuş gibi gelip anlatma yahu. Bu arada bu bırakma işi sonuna kadar desteklediğim ve kendi hayatımda da sürdürmeye çalıştığım bir şey. Ama yine de görgüsüzlük boyutuna ulaşması için yeterli sebep değil bunlar. Konuyla ilgilenenler için "that sugar film" adlı eğlenceli belgeseli şiddetle tavsiye ederim.





2 yorum:

  1. he heee haklısın bi de senin gibi anlatan yok valla evet sen kitap çıkar artıkın :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. senden bunu duymak çok güzel Deep bak yanaklarım kızardı :))

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...