27 Mart 2017 Pazartesi

Uyurgezer, Spor, Detone ve Diğerleri



Bir süredir sabah uyandığımda bir gece önce nerdeydim ne yapıyordum hatırlamaya çalışıyorum. Yatağımın hemen yanındaki şifonyerin üzerinde yarısı ısırılmış elma buluyorum mesela.. Ama gece kalkıp yediğimi hatırlamıyorum. Dizimdeki morluk nerede nasıl oldu bilmiyorum. Kesin gece kalktım bi yerlere çarptım ondandır diyorum.

Bu konudan bi arkadaşıma bahsettiğimde "Raso ya uyurgezer olduysan ya geceleri çıkıp bi işler karıştırıyorsan o zaman nolucak" diye benimle dalgasını geçti. Sonra oturduk bana fantastik bilimkurgu tadında uyurgezer hikayeler yazdık bütün gün.

Aynı günün akşamı sosyal bir ortamda gündüz yazdığımız hikayeleri hatırlayıp gülmeye devam ederken bir adam yaklaştı yanıma "aa sizi tanıyorum siz kulüpte şarkı söyleyen kızsınız" dedi. O an her şey durdu. Kocaman bir kamera şakasının içinde olmakla yazıp güldüğümüz hikayelerin gerçek olma ihtimali arasında gidip gelirken "durun durun eşim de sizi tanıyor onu da çağırıyim" dedi ve yanımızdan uzaklaştı.

Arkadaşıma dönüp "bunu sen ayarladın di mi!" diye çıkıştım. Kalakaldı cevap veremedi. Tabii öyledir diye düşündüm. O kadar hikaye yazdık çizdik eğlendik, şakacı arkadaşım da üstüne tüy dikecek ya adamı ayarlamış beni korkutacak. Güya ben geceleri bir kulüpte şarkı söylüyormuşum falan filan..ayy daha neler!

Ben bunları düşünürken adam yanında eşiyle geldi. "Biz spora geldiğimizde eğer sizin yanınızdaki koşu bantları boşsa oraya geçiyoruz. Sizin spor yaparken yüksek sesle şarkılar söylemeniz çok enerji veriyor bize" dedi.

Kelimenin tam anlamıyla "mal" gibi kaldım. Arkadaşım gülmekten dengesini kaybetti. Bir yandan uyurgezer hikayesi tezinin çürümesiyle rahatlamışken diğer yandan spor kulübünde yüksek sesle şarkılar söyleyen kız olarak nam salmış olmanın verdiği titrek tedirgin sesimle "nnnaası yani?" diye sordum..

Meğerse ben farkında olmadan iPodumdan müzik dinlerken bağıra çağıra şarkı söylüyormuşum. Bu minnoş çift de bu durumu pek seviyomuş. Yüzüme böyle söylüyolar da acaba arkamdan "detone deli manyak" diyolar mıdır diye bi düşündüm ama o kadar tatlı ve samimi bir halleri vardı ki kıyamadım. "bi sonraki sefer söz sizin için söylicem hatta siz peçeteye yazıp verin istek parça varsa" diyerek komiklikler yaptım.

Eve dönünce o gün sporda dinlediğim müzik listesine bir göz attım. Sizin için hiç üşenmedim aşağıya listeledim her birine de hiiiç üşenmeden link verdim.

Şimdi sıradan gidersek..

1 numara belli ki gaza gelmek için seçilmiş, sporun başında normalimdir çok coşmam diye tahmin ediyorum.

2 numara da ehh işte yani normal kardiyo müziği dımm dımm diyerekten..

3 numara beni korkutmaya başlıyor, özellikle "o evdeeee cihangirdeeee" kısmını çok içten söyleyebilme potansiyelim var.

4 numara yine kişisel tarihimdeki gaz parçalardan, yani kopmalar başlamıştır.

5 numara konusunda yorum yapmak istemiyorum. Bu listede ne işi var, koşu bandında bu nasıl söylenir, şimdi ne alaka gibisinden sorularınızı alın denize atın. Bana bunlarla gelmeyin!

6 numara adeta 4 uçlu uçurum! Baştan sona çılgınca söylemişimdir kesin!

7 numarada şarkıyı baştan sona söylemeye ek olarak Mustafa Sandal'ın o müthiş aya benzer dansını da yapmış olmaktan korkuyorum. Çok şükür koşu bandında dengeyi kaybedip düşmemişim.

8 numara bence güvenli bi alan. Naif şarkı, naif tempo, naif sözler.. Yani umarım inşallah yareppim!

9 numara konusunda laf söylemeye gerek yok, performans tavandır offf!

10 numaranın en güzel kısmı sadece müzik olması yani söz yok. Ama şimdi düşündüm de ille de bir ses çıkarıyorsam söz olmaması iyi mi kötü mü?..Hay bin kunduz!


Yani bu o gün yaptığım kardiyo listesiydi. Peki diğer günler ne olacak? Ben şimdiye kadar orada kaç kişiye kaç konser verdim acaba? Rezil mi oldum vezir mi oldum? 

Peki şimdi ne olacak benim bu halim?..

İşte bunlar hep kaos, hep travma, hep kafamda deli sorular!

Neyse, her şeyin hayırlısı diyerek burada bitirmek istiyorum. Gidip kendime yeni bir liste yapiyim bari..Hadi eyvallah..

* Fotoğraf bu olay sonrasındaki gün yaptığım yürüyüşten. Neden spor kulübüne gitmeyip sahile indim ki? Tabii ki sahili sevdiğimden başka neden olucak :)

14 Mart 2017 Salı

Fast Food, İyilik, Bulaşık ve Diğerleri


* "İnandığın doğrular için yanlış yapar mıydın?" diye sordu. "yok" dedim "yapmaya hiç gerek yok, al bak burda yapılmışı var".. "Ama yapılmış olanlar artık yanlış sayılmaz" dedi. "Seni mi kırıcam hadi gel yenisini yaparken izle" dedim. O mutfağa gidip bir kova mısır patlatırken, ben de kendi kendime "Bu sefer son" diyecektim ki "Hayır!..Bu sefer sadece bu sefer işte!" dedim..

* 4 duvar arasında saklanan bir şey "iyilik" o-la-maz.. çünkü iyilik aktifdir, pasif değil.. Niyet yetmez, eylem ister. Hareket sever, aksiyon sever..Adım atmak ister..Aksi halde o şey iyilik değil, olsa olsa "kötü değil"lik olur.

* Geçenlerde kendimi bir şey için "ahh ahh şunun için neler vermezdim ki.." diye iç geçirirken yakaladım. Hazır yakalamışken kendime bi sordum "nelerini verirdin?" diye. Sordum da tık yok, kendimin sesi çıkmıyo!.. Biraz üstüme gittim, "hadi çekinme söyle yabancı yok"..Baktım yine ses gelmiyor bari seçeneklerin üstünden geçelim diye sıralamaya başladım: saçlarını? el yazını? blog sayfanın arşivini? ajandanda tuttuğun çizimlerini?..Hepsine tek bir cevap: HAYIRRR geldi. En sonunda mutfakta açılmış bir paket mercimek unu konusunda anlaştık. Onu seve seve vermeye razı oldum. Sonra dedim ki kendi kendime: ya o iç geçirdiğin şeyi istemiyorsun, ya da yalancı terbiyesiz ahlaksızın tekisin!..Bi baktım üstüme çok geliyorum hemen durdum, "Ya olur öyle şeyler zaten bunlar hep şaka hep komiklik" dedim ortalık yatıştı.

* Günlük ev işleri bana hep iyi gelmiştir. Sanki temizlik yaparken içim de temizlenir, birikmiş her şey akar gider.. Evi süpürmek mesela sahneye çıkmak gibidir benim için. Kulaklıklarımı takıp dans ederek bütün evi temizlerim. Sonra parkeleri silmek..Her sileceğim zaman temizleme suyuna hangi kokudan ekleyeceğime karar vermek..Hiçbir kozmetik alışverişinden o kadar keyif alamam. Neyse psikopatlık sınırlarını zorlamadan muzdarip olduğum bir noktaya değinmek istiyorum. Bulaşık makinesinin kapağının neden şeffaf olmadığıyla ilgili sıkıntılarım var. Çünkü içerde olup bitenleri merak ediyorum. Sadece sesleri duyma şansım var. Oysa ki ben suyun çıkışını, fışkırıp tabaklara nasıl değdiğini, o kapsül gibi deterjanın nasıl eriyip dağıldığını görmek istiyorum. Çamaşır makinesi ne güzel di mi içerde olup bitenleri canlı canlı izleyebiliyorsun. Kimin gömleği kimin çorabıyla dolanmış, hangi çarşaf pikeyi sarmış..Her şey ortada ne güzel. Neyse daha fazla konuşturmayın bu konu hassas.

* Arkama dönüp baktığımda -ki bunu çok sık yapmam- görüyorum ki bir zamanlar en çok şikayet ettiğim sıkıcı işler ve ortamlar bugün en çok şükrettiğim şeyler olmuş. Onlar sayesinde çıkış yolu bulmak için kasılmışım, kafa patlatmışım, fikir üretmişim, hayal etmişim, imkansızı imkanlıya dönüştürmek için mucizeler yaratmışım kendi dünyamda. Çok şükür..

* Fark ettim ki her "yaa inanmıyorum ya böyle bir şey nasıl olur bu insan bunu nasıl yapar!" dediğimde, fahişelere saygım gitgide artıyor.. Israr etmeyin zinhar detaya girmek istemiyorum. 

* Güneşli bir sabah boğaza karşı kahvemizi yudumlarken gözlerinin içine baktım, "birlikte büyümek ne güzel bir şey çok şanslıyız" dedim. "Evet özellikle de iç büyüme olması güzel, dış büyüme olsa halimiz harap" dedi. Anlamadım. "Ne demekmiş dış büyüme ki?" diye sordum. "Şöyle düşün, mesela biz yol arkadaşı değil de fast food buddy olsaydık? O zaman da birlikte büyürdük ve hatta birlikte geçirdiğimiz zamanları hesaba katarak söylüyorum, bizi mide ameliyatı bile kurtaramazdı şişerek ölürdük" dedi. "Hay bin kunduz!" dedim. Yetmedi, "Hadi bırak o kahveyi kalk 6 kilometre yolumuz var hadi hadi hadi!" dedim. Tabii ki pişman oldu ama artık çok geçti..



11 Mart 2017 Cumartesi

Sana Ne Cınım!



Geçtiğimiz hafta bir gün öğlene doğru koskocaman bir ego çarptı bana..O an karşılık verecek enerjim de hevesim de olmadığından sanırım, aldığım darbelere aldırmadan yola devam ettim. Bir yandan da şaşırdım kendime, neden tık yok ki bende diye..

Birkaç saat sonra yoga dersine gittim yeni aldığım rengarenk mat'ımla. Ders her zamanki gibi başladı ama biraz sonra -belki de Yin Yoga'nın içerde birikmiş enerjileri dışarı çıkarma etkisiyle- bir sinirlenmeye başladım ki.. 

Öncelikle çok aşırı beğenerek aldığım mat elimin altından kaymaya başladı. Ben böyle bir şeyi nasıl satın aldım diye kendime kızdım. Sonra bana bu matı nasıl satarlar diye aldığım yere..Ama ne kızmak!..Bir yandan kaygan mat üzerinde dengede durmaya çalışırken diğer yandan satın aldığım yere atacağım maili kafamda yazıyorum..

O sırada hoca yanımdan geçerken "eğer zihniniz bir yerlere gittiyse onu şimdi nazikçe buraya davet edin" dedi.. Davet ettim etmesine de hiç nazik ol(a)madım!.. 

Bu sefer de kendime tekrar kızdım. Hayır yani kalkmış hazırlanıp gelmişsin. Onca iş güç arasında bu derse giricem diye kendini ayarlamışsın. Eee şimdi de sınıfta değilsin oldu mu ya!

Sonra dedim ki, bak hadi yine şanslısın ki içinde birikmiş siniri dışarı çıkarıyosun. Güzel bir enerjiye dönüştürüp bi de bedenine şifa veriyorsun. Tam ikna olmuştum ki yüz üstü mat üzerinde bir duruşa geçince yine ben mat'la yüz göz oldum!.. Tahmin edersiniz ki öncekinin birkaç katı dalgalana dalgalana üstüme geldi sinirim!..

Yüzüstü mat üzerinde dengede durmaya çalışıyorum..Bi yandan nefes alıp veriyorum, diğer yandan hakim olamadığım gözyaşlarım mat üzerinde kendi çaplarında ıslak halkalar oluşturuyor..Tam o esnada yandaki teyzenin mide gurultuları kulağımı tırmalıyor bi de ona sinirleniyorum: yani derse gelmeden bişeler atıştırsaydın ne böyle ses çıkarıp konsantrasyonumu bozuyosun kiii!

Tamam tamam yeter ama kendime gelmem lazım bu haller bana hiç yakışmıyo  hadi o zaman zihnimi, kalbimi, bedenimi buraya ve şimdiye davet ediyorum dedim.. 

O anda hoca "eveeet bugünlük dersimiz bu kadar hadi son bir dinlenme pozuna geçelim" dedi.. 

***

Eve gelir gelmez mat'la ilgili derste tasarladığım maili gönderdim. Tabii ilk taslak haliyle bırakmadım, her şeyi yazdım döktüm. Bir nebze rahatladım.

İçimden özür diledim mide gurultusuna kızdığım teyzeden.. Hayır yani sağlık için de doğru değil öyle aç gelmek. Ama olmayan konsantrasyonumu bozmakla suçladığım için de çok utandım kendimden. Halbuki teyzenin haberi yok hiçbir şeyden..

Sonra kendi kendime dedim ki, eğer bu benim gittiğim ilk yoga dersi olsaydı sanırım hayatımın sonuna kadar bir daha yoga yapmazdım. "Bu hiç benlik bir şey değilmiş" deyip çizerdim üzerini. Bi an ürperdim!..Çok şanslıyım ki bu ilk dersim değil. Evet böyle bir tecrübem oldu ama biliyorum ki sonrakiler böyle olmayacak, daha öncekiler gibi keyifle yoga yapmaya devam edicem. 

Yoga tamam da .. Peki ya bugüne kadar "bu hiç benlik değil" diyerek etiketi basıp sonsuzluğa uğurladığım şeyler..onlar ne olacak?..

Acaba çok seveceğim ve bana çok iyi gelecek bazı şeyleri hayatımda böyle göndermiş olabilir miyim?

Göndermişsem de bir sebebi vardır, her şeyin hayırlısı diyebilir miyim?..

***

Cevapları henüz bulamadım.

Belki de bu soruların doğru bir cevabı yoktur.

Ama tüm bu olanlardan sonra fark ettim ki "Naber canım?" sorusu en yanlış cevapladığım soruymuş.

Çünkü o gün bu soruyu defalarca kez "İyidir senden naber?" şeklinde yanıtlamıştım.

Halbuki doğrusu "Çok sinirliyim, gözlerimden her an ateş çıkabilir dikkat et!..Uzak dur benden..Sana da şu an açıklayamayacağım sebeplerden dolayı aşırı gıcığım!..Çekil kenara yol ver!" olmalıydı.

***

Yani, özetle..

Sana ne cınım!..


4 Mart 2017 Cumartesi

Satranç, Kek, Şabalak ve Diğerleri


* En son satranç oynadığımda 12 yaşındaydım sanırım.. Bir zamanlar cumartesi günlerimi bir grup çocukla satranç kulübüne kapanıp hamleler üstüne kafa yorarak geçirirdim. Neyse ki sonrasında tenis kursum olduğu için gerçek dünyaya dönme şansım oluyordu. Neden bilmem sonra koptuk satrançla. Tahminimce çok sağlam bir yenilgi sebep oldu. Tahmin diyorum çünkü gerçekten hatırlamıyorum. Ama kendimi özellikle de o yaşlardaki halimi tanıdığımı düşünürsek, muhtemelen ağır bir yenilgi sonrasında "ayy ben zaten sevmiyodum ki!" refleksiydi ayrılık sebebimiz. Şimdi bu konu nerden mi geldi?..Geçenlerde Elma'nın kullanmadığım özelliklerini bir karıştıriyim dedim (bu arada Elma benim bilgisayarım) ve satranç oyununu görünce bi tıkladım. İşte her şey o tıklamayla başladı. Resmen aradaki 20 yıllık ayrılığı telafi edercesine oynamaya başladım. Her seferinde yeniliyorum. Henüz bir kere berabere kalmaya bile yaklaşamadım. Yıllar beni gerçekten çok değiştirmiş, asla küsüp kaçmıyorum. (ya da gitgide gurursuz, tepkisiz, ruhsuz bi tip mi oluvermişim?) Sinirlenince taşları devirmiyorum -ki bu imkansız çünkü oyun ekranda dönüyor. Ama istesem ekranı kırardım di mi? Yok yaa kıyamazdım ki Elma'ya..Sürekli yenilmemin dışında bilgisayarla satranç oynamanın benim için en zor tarafı "şunu unutma Elma oyun bittiğinde piyonla şah aynı kutuya kaldırılır" diye ahkam kesememek. Çünkü ne kutu var ne de elle tutulur piyon..Elma'nın da laftan anladığı yok zaten. Bu arada aynı hafta Zweig'ın Satranç kitabını okumam da evrenin ince bir hamlesi evet..

* Satranç dışındaki zamanlarımı bazen youtube'da videolar arasında gezinerek geçiriyordum ki karşıma Tatlı Hayat'ın sahneleri geldi. Bence gelmiş geçmiş en iyi sitcom uyarlaması. Özellikle İhsan-İrfan ikilisinin sahnelerinde sesli gülüyorum hatta çok aşırı sesli.. Ama bende bir yan etki bıraktı, etkinin adı "Şabalak" yani İhsan'ın en çok kullandığı kelime..Olduk olmadık yerlerde söylememek için kendimi zor tutuyorum. Şimdilik içimden söylüyorum ama yakındır dışarı çıkması. Neyse hazır kimse yokken fırsattan istifade: şabalak şabalak şabalakkkkk :)

* Konu izlemekten açılmışken.. Geçtiğimiz hafta buraya yazmaktan çekineceğim ama muhtemelen başka bir yazıda dayanamayıp eninde sonunda itiraf edeceğim saçma sapan, yüzeysel mi yüzelyel, bayık mı bayık bir dizi izliyordum. İzlerken karakterlere, oyunculuğa, senaryoya saydırmaktan mı sıkıldım bilmem ama bi an diziden kopuverdim ve irkildim, sanki dizi beni izliyormuş gibi geldi. Elma'nın ekranını çatt diye kapattım.  Kendime gülemeyecek kadar kendime yakalanmış hissettim. Sonra kalkıp bi kahve yaptım. Böylece konu kapanmış oldu. 

* Satranç, şabalak ve kendini ağır yargılamanın yol açtığı geçici algı kaybı dışında bu ara sağlıklı lezzetler yaratmak benim dünyamda çok popüler. Geçtiğimiz hafta da mercimek unuyla glutensiz, sağlıklı, bol lifli, havuçlu tarçınlı yeni bir kek tarifi geliştirdim. Başta beni çok heyecanlandıran bu keşif günün sonunda bir sonraki emre kadar oyuncak sandığına kaldırıldı. Çünkü, normal şartlarda normal unlu, şekerli, glutenli bir dilim keki dörde bölüşerek yiyen dört kişi benim yaptığım bir kalıp kekin tamamını yedi. Yani tam bir "ayy çok hafif valla yediğini hissetmiyosun" vakasına imza attık. Demek ki neymiş? Hissetmek önemliymiş. Hissetmek her şeymiş. Hay bin beşyüz yetmiş altı kunduz!

* Bir akşam işten biraz erken çıkıp eve geldim. Hızlıca üzerimi değiştirip pofidik yorganımın altına girme planı yaparken bi baktım telefonum yok. Şöyle bi etrafıma bakındım..yok. En son eve gelirken takside arkadaşımı aramıştım. Belki taksiden inerken yola düşmüştür dedim. Gündüz aldığım anti-alerjik ilacın da sersemlik etkisindendir sanırım kafa bi dünya üstümü de tam giyinmeden kabanımı giyip indim sokağa. Ama orada da yok. Alerjik yüzümü önüme düşürüp eve çıktım. Aman yaa napiyim sağlık olsun dedim. Ertesi sabah gidip telefon alırım diye planladım. Ve hatta hangi modelden alacağıma karar vermek için kısa bir de araştırma yaptım. Her ne kadar olayı sakince karşılasam da içten içe "ama ben bu telefonla devam etmek istiyodum yeeaaa" diye geçirmedim değil. Neyse, pofidik yorganın altına girdim ve müzik dinleyip bir şeyler okumaya başladım. Yaklaşık 6 saat sonra telefonum elimdeydi. Telefonumu ısrarla çaldırmaya devam eden sevgili dostum ve yardımsever taksi şoförü amcanın ortak çalışması sonucunda.. Neymiş? Bir ilişki bitmediyse bitmiyormuş. Seninse geri geliyormuş. Dünya hala çok güzel bir yermiş..Falan filan filan..


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...