22 Ocak 2017 Pazar

Bir Ağaç, Bir Çocuk, Bir Yonca


Serin bir yaz akşamı ofisten hızlıca toparlanıp çıktım. Eve gitmeden önce ağacıma uğramak istedim. 
Çok özlemiştim onu. Aslında diğer ağaçları da..Ama en çok onu!

Ona her dokunduğumda ve onu ne kadar çok sevdiğimi söylediğimde,
içimde ufaktan bir suçluluk belirir.
Ve hemen diğer ağaçlara dönüp;
"Sizi de çok seviyorum yanlış anlamayın" diye açıklama yaparım.

O akşam da aynı şekilde,
diğerlerine açıklama yapıp işi tatlıya bağladıktan sonra,
oturdum en bi sevdiğimin yanına.
Sırtımı dayadım ve başladım konuşmaya..

Tam "A Good Year" filmindeki Max hakkında bir şeyler anlatıyordum ki,
karşıdaki parkta oynayan çocuklardan biri hızlıca yanıma gelip
"Afedersiniz ama ben bişe sorucam" dedi.
"Sor tabii" dedim şaşırarak.
"Çok merak ettim siz burada ne yapıyorsunuz?" diye sordu.
En sevdiğim ağaçla oturmuş Max'in dedikodusunu yapıyoduk diyemedim tabii.
"Hiiiç öyle oturuyorum" dedim.

Gözlerini kocaman açıp bakışlarını üzerime kilitlemiş,
"Ben sizi öyle uzaktan görünce gelip bi konuşmak istedim" dedi.
Gülümsedim. "İyi yaptın" dedim.
Diyecek bir şey bulamadı. Ama yanımdan ayrılmak istemediği de o kadar açıktı ki..
Tam "Çantanız ne kadar da güzelmiş" diye konu açmıştı
hemen arkasından bakıcısı gelip beni rahatsız etmemesi konusunda ingilizce uyarılarda bulundu.
Ben de dönüp rahatsız olmadığımı, rahat olmasını söyledim.
Bunun üzerine çocuk bana dönüp,
hayranlığını gizlemeye hiç gerek duymadan
"Aman tanrımmm muhteşem ingilizce konuşuyorsunuz yoksa siz ingiliz misiniz?" diye sordu.
Güldüm. Teşekkür ettim. Ve tabii İngiliz olmadığımı ekledim.
"Olsun sonuç fark etmez siz onlardan daha güzel konuşuyosunuz" dedi.
Bakıcısı artık gitmeleri gerektiğini söyledi.
Bizimki bir dakika ek süre rica etti.
Bana dönüp "Siz buradaki cafeye hiç geliyo musunuz?" diye sordu.
"Evet bazı akşamlar uğruyorum" dedim.
Çok rahatlamış bi şekilde,
"Tamam o zaman belki yine karşılaşırız" dedi ve bakıcısının elinden tutup gitti.
Derken bi anda hızla geri döndü ve bir yonca koparıp bana verdi.
"Bunu benim için saklar mısınız?" dedi.
"Tabii ki!" dedim.

Sonra ağacıma yaslanıp düşündüm..
Eğer bu çocuk 4 yaşında olmasaydı,
Mesela 35-40 falan olsaydı..
Muhtemelen,
bana uzaktan bakıp
belki de bakmamış gibi davranacaktı.

Sonra dedim ki neden durduk yere çocuğun geleceğini yargılıyorum ki?
Belki de hiç kapatmayacaktır kendini kimbilir.
Yani umarım..

Bu yazıyı neden yazdığıma gelecek olursak..
Bugün telefonumu karıştırırken,
o gün ağacımın yanında çektiğim bu üstteki fotoğrafı gördüm.
Üzerine de,
defterimin arasında çocuğun verdiği yoncayı buldum aylar sonra.
O zaman dedim,
kulaklarını çınlatmak gerek güzel ve açık kalpli miniğin..







20 Ocak 2017 Cuma

Cuma Notları


* Ara sıra sosyal medya hesaplarımı dondurup bir nevi detoks yapardım. Biraz ara vermek, biraz mesafe koymak ve belki de bağımlı olmadığımı kendime göstermek için. Ama bu sefer bi kat yukarı çıktım ve hesaplarımı sildim. Zaten son zamanlarda ilgimi kaybetmiştim. Hem kullanmıyodum pek. Bu kararı verdiğim sabah Dr. Cal Newport'un "Quit Social Media" adlı TED konuşmasına denk gelmem de tesadüf olamaz diye düşünüyorum. 

* Bir sabah Starbucksta kahve içip bir şeyler yazıyordum. Tam kasanın karşısındaki masada olduğumdan sanırım ara ara gelen gidenleri izliyordum. Bi adam dikkatimi çekti. Diğerlerinden daha farklı verdi siparişini. "Havuçlu kek istiyorum ama şu önden ikinci olanı gözüme kestirdim onu paket yapabilir misiniz?" dedi. Birden sevdim adamı. Mesela kasadaki kişi kek isteyen 100 kişiye hangisi diye sorsa belki de birçoğu "fark etmez" diyecekti. Ama o adam demedi. Çünkü fark eder. Hem de çok..Sevmiyorum "Fark Etmez"cileri. En çok da kendi fark etmezci versiyonumu. Salmış, bırakmış, kopmuş, hissiz haller. Hayır hayır hiç benlik değil!..

* O değil de "netlik" çok güzel bir şey değil mi?.. Ne istediğini bilmek.. Sonra onun önünde arkasında durabilmek.. Güzel hem de çok!.. Bazen "ne istemediğini" bulmakla başlıyor her şey. Sonra gerisi geliyor. Üstüne de biraz heves biraz cesaret işlem tamam. Yaa işte bi havuçlu kekten nerelere geldik..

* Bir spor çıkışı yine kendimi çok iyi hissediyorum. Ne güzel ya iyi ki de üşenmemişim gelmişim diyorum. Spordan sonra daha hafif ve bir o kadar da güçlü hissediyorum. Hatta sanki çantam da gelirken daha ağır gibiydi. Halbuki kas çalışmadım kardiyo yaptım sadece. Ayy bi sonraki hafta ağırlık çalışmaya mı başlasam bak işte o zaman uçarım resmen evet evet tabii..Derken eve gelince spor ayakkabılarımı kulüpte unuttuğumu fark ettim!.. Yani o çantadaki hafiflik bu yüzdenmiş. Neyse olsun :) Ama tabii sporun iyi hissettirdiği doğru tabii evet tabii..

* Spor demişken.. Soyunma odası çok ilginç bir yer. Yani en azından kadınların bölümü öyle diyebilirim. İş çıkışı koştur koştur gelip Clark Kent gibi iki saniyede kostüm değiştirerek koşa koşa koşu bandına çıkıyorum. Yani koşmaya koşuyorum resmen! Ama bu konuda biraz yalnızım. Çoğunluk koşu öncesi imaj çalışması yapıyor. Saçlar düzleşiyor, makyaj tazeleniyor falan filan..Yani bi insan neden spor için süslenir ki diyesim geliyor susuyorum. Sus Raso, yargılama Raso, şimdi o düşündüklerini de geri al..Hem sen de spor sonunda pancar yatağında yarım bırakılmış çilekli topitop gibi görünüyosun. Onların en azından şekli bozulmuyor. Sus da örnek al. Hayır vazgeçtim alma hem topitop iyidir. Neyse uzamasın ben çantamı hazırlayıp spora gidiyorum :)







14 Ocak 2017 Cumartesi

Tanrı, Kariyer, Yemek ve Sarı Kafa


"Tanrım!..Konuşmamız lazım" dedim.
"Koy kahveyi geliyorum." dedi.
Kahveleri hazırlarken ne anlatıcam nereden başlicam falan filan bi aklımdan geçirdim.
Tam karşısına geçip konuşmaya başlicaktım ki bi baktım bunun ifadesi bi değişik.
Tadı yok gibi. Şaşırdım. "Hayırdır neyin var?" diye sordum.
"Hiç işte..Sıkıldım. Gidesim var buralardan"

***

"Yok artık!..Neden kimden sıkıldın bak üstüme alınıcam şimdi!"
"Alınabilirsin Ra'cım ve hatta sen de Selincim ve diğerleri de"
"Ya komik misin nesin..Bırak şimdi komiklikleri de anlat bana. Şimdi ciddi ciddi istifa etmekten mi bahsediyosun sen..koskoca Tanrı?"
"Akıllı bıdık seni bak nasıl da anlayıverdin hemencecik. Sarı kafasın ama maşallahın var"
"Sizden sıkıldım daraldım gidiyorum diyosun yani?"
"Bingo"
"Aşk olsun ya neyimizden sıkıldın ki? Hem ben sana her seferinde başka çeşit olaylar getirmiyo muyum?"
"Hayır canım sen her seferinde aynı şeyi ısıtıp ısıtıp önüme koyuyosun. Bazen üzerine mozarella rendeleyip sosluyosun da kusura bakma yemem ben bunları. Ki aslında mozarella severim ya neyse"
"Üfff tamam şimdi kendimi savunmakla uğraşmaya niyetim yok. Hadi geçelim beni. Bana en baştan anlat. Asıl sorun ne?"
"Heyecanımı kaybettim. Yani nasıl desem böyle binlerce yıldır aynı konular aynı olaylar. Bazen bakıyorum size..Bi avuç gerizekalı bi aşağı bi yukarı dönüp duruyorsunuz."
"Hopp dedik!.. Ayıp olmuyo mu biraz?..Hem senle ben "bir"iz diyodun hani? Yalan mıydı hepsi?"
"Hayır değil tabii ki..Şu anda filtresiz açık açık anlatıyorum izin verirsen. Ama böyle üstüme geleceksen ben kendi katıma çıkmayı tercih ederim"
"Tamam tamam devam et. Başka?"
"Bi de kariyer konusu var tabii. Yani gelebileceğim son noktadayım. Tıkanmış hissediyorum."
"Hay bin kunduz ya!..Peki sen gidersen kim bakacak yerine nasıl olacak?"
"Ahh Selinimu kimse vazgeçilmez değildir. Bunu kaç kere söylemek zorundayım sana acaba?"
"Hocam ben şu an şok..Kusuruma bakmazsın artık"
"Ahahahahhahaha"
"Yedin di mi kafayı yaktın bütün devreleri. Bu kahkaha da o kısımdan geliyor?"
"Yok ondan değil de çok güzel yiyosun ona gülüyorum"
"Yemiyorum vallahi yemiyorum bıraktım nutellayı vişne reçelini"
"Son röflede senin IQ iyice uçmuş beybi ahahahah"
"Bi saniye ya sen benimle dalga mı geçiyosum bi saattir?"
"E ne sandın!..Hadi getir bakalım şu mozarellalı konuları önüme tam da acıkmıştım zaten"
"Yok yaa ben bi kahve içelim diye seslenmiştim sana"
"Aaa inanmıyorum..Vay be iyiymiş"
"Ahahahahhaah"
"Sanırım bu sefer ben yedim?"
"E sen demiyo muydun biz "bir"iz diye?
"Haklısın Pedimu"
"Bekle getiriyorum yemekleri"

***

Sonra yemeklerimizi yedik.
Hem ilk defa tadıyormuş gibi hem de o yemeği biz icat etmişiz gibi.
Ne aynı şeyin üstünden çok kere geçtiğimize üzüldük..
Ne de aldığımız derslerle ego şişirdik.
Güldük. Öğrendik.
Yedik. İçtik.
Falan filan :)


10 Ocak 2017 Salı

Kar, Tilkiler, Trekking ve Diğerleri


evde içme suyu bitmiş.
çeşme suyu mu içsek ne yapsak diye düşünürken,
çıkıp bi Uludağ havası alalım dedik.
ben, kendim, Ra, Selin ve diğerleri evet :)

hem dedik ki,
hani kafayı kurcalayan bikaç şey var,
onları da aradan çıkarırız.
belki eve dönünce bambaşka kişiler oluruz,
ki bu durumda şizofreni oscarlarına da başvurabiliriz!

neyse,
72 kat giyindikten sonra -kişi başı 9 kat ediyo-
çıktık dize kadar karlı sokağa.

bir iki dakika sonra bi baktım,
ne konusu ne düşünmesi!
tek bir şey sadece,
adımlara konsantre olup dengede kalmak.
ve nefesle içime dolan tertemiz bembeyaz hava.

yani kilometrelerce yol gidip,
bi hafta on gun inzivaya çekilsem
böyle bir "an" yaşayamazdım.
"şimdi" ve "burada" olmak
dünya üzerinde başka hiçbir şey yokmuş gibi..

marketten su alıp eve geldikten sonra
sıcacık kahvemi aldım elime,
pencereden az önce üzerinde yürüdüğüm sokağı izledim.

aklıma adrasan'da katıldığım trekking maceram geldi.
hiç tanımadığım 20 kişiyle gittiğim..
ilk günü pişman olup geri dönüş bileti almaya çalışmıştım.
bayram tatili olduğu için de bilet bulamamıştım.
burada ne işim var napıyorum 
kimseyi tanımıyorum
üstelik hiç trekking de yapmadım daha önce eyvah!

sosyalleşmeye de yanaşmamıştım,
kendimi odama kapatıp müzik dinlemiştim ilk gece.
ikinci gün de herkesten önce hazırlanıp 
trekking için yerimi almıştım.

ayy ben daha önce yapmadım 
aman geride kalıp kaybolmayayım paniğiyle,
aşırı konsantre bi şekilde yol almıştım.
bir gün önce yağan yağmurdan
vıcık vıcık bataklık gibi toprağın üzerinde,
kaymamak için pür dikkat,
geride kalmamak için inanılmaz gayretli..

başka hiçbir şey yoktu aklımda.
halbuki ben o geziye,
kafamda kuyrukları birbirine dolanan tilkileri
bi ihtimal birbirinden ayırabilirim diye katılmıştım.
saatlerce tek odak noktam kaymadan düşmeden dağın diğer tarafına geçebilmek oldu.

ve sonuç:
trekking turunu birinci olarak bitirdim!
hay bin kunduz evet :)

ve yanında bonus olarak,
"bi saniye ya ben gerçekten yaşamayı çok seviyomuşum" jetonu.
yoksa ne diye kaymamak için o kadar kasıcam ki?

o akşam o hiç tanımadığım insanların
meğer ne kadar da kafa dengi eğlenceli olduklarını gördüm.
ayy ne iyi etmişim de gelmişim havaları..
kimiyle kitap tartışmalar,
kimine kurabiye tarifi vermeler,
eğlenmeler, gülmeler, şakalar, komiklikler!

ikinci gün çok daha zorlu bir trekking vardı.
aslında o gün 6 saatlik maratondan sonra hiç halim de yoktu.
Olimpos'a gidip kumsalda takılsam ohh ne güzel de olurdu ki!

ama hırs bi kere girdi ya içime,
olmaz dedim.
hatta geceden çantamı hazırladım.
sabah erkenden kapıdaki yerimi aldım.
bi baktım ki 20 kişilik gruptan sadece 4 kişi gelmiş.
"nasıl yani nerdeler geri kalanlar?" diye sordum.
"onlar dün çok yorulmuş bugün kumsalda takılacaklarmış" dediler.
tabii sırtımda çantam çoktaaan otobüse binmiştim bunu duyduğumda.
yani böyle bi seçenek vardı.
hatta kendime de sunmuştum.
şimdi başkaları gerçekleştirince mi içime oturdu ki?
bana ne ki onlardan?

o gün de 6 saat full konsantre tamamladım turu.
tabii ki sormaya gerek yok en birinci benim :)
güzel de oldu.
hem hareket iyidir.
ama kumsal da iyidir.
hem şimdi ne de güzeldir.
kendine o hakkı tanıyan insanlara nasip.
ahh ahh!..

bi kar yağdı,
zaman makinesine girdim resmen.
neden böyle oldum ki?..
bilemiyorum.


*bu da bu aralar ennn birinci sevdiğim adam..hastasıyım ;)







8 Ocak 2017 Pazar

Karlı, Meteorlu, Soğuk ve Kahveli Notlar


* İlk deneme dersinden itibaren içine çekildiğim Yin Yoga dersinin ortasındayız. Bizimkisi bir nevi ilk denemede aşk. Neyse.. Hocayı dikkatlice dinleyip izleyerek sonunda o zor pozisyonda tastamam duruyorum. Hoca yanımdan geçerken şöyle bir bakıyor, kafamı kaldıramıyorum ama bakışlarını hissediyorum üzerimde. Ve ilk defa bana dokunmadan bir milim bile düzeltmeden geçiyor yanımdan. Mutlu oluyorum. İlk defa bir sınıf dersinde başkalarıyla yarışmıyorum evet. Hiç kimseye bakmıyorum kim hangi hareketi nasıl yapıyor diye. Ama yine de hocanın onayını almak mutlu ediyor beni. Bir yandan böyle mutlu olsam da pozisyonda uzun süre kalmak beni çok zorluyor. "Hadi Raso  dayan!" diyorum "Az kaldı hadi iki dakika var yok"..Tam o sırada hoca "Sonsuza kadar bu pozisyonda kalacakmışsınız gibi bütünleşin. Kendinizi zorlamadan, rahat ettiğiniz ve etkiyi hissettiğiniz noktada kalarak.." gibi bir şeyler söylüyor. Bir de üzerine "Bitişe odaklanmayın. Kasmayın. Tahammül etmeye çalışmayın." demez mi.."Hay bin kunduz!" diyorum içimden. E ben kendimi bildim bileli spor yaparım. Evet keyif de alırım. Çok da severim. Ama bitişlere odaklanmak işin şanındandır ki..Son dakikaları saymak..Belki de o yüzdendir kardiyoda son 7 dakika geçmek bilmez. Neyse dostlar, bir dersimizi daha aldık. Neymiş, sonsuza kadar orada kalacakmış gibi bütünleşmek evet tabii hadi bakalım bana bol şans!..

* Bundan yaklaşık 6 ay önce spor kulübüme küstüm. (yalnız onun haberi yok siz de çaktırmayın sakın) Kaç yıl oldu bilmiyorum 10 yıl falan herhalde. Neyse, ilk defa böyle bi uzaklaşma soğuma halleri geldi bana. Olmuyor gidemiyorum. Sanki her gittiğimde beynimde bir plak başlıyor çalmaya. Kötü sahneler, kötü konuşmalar, dramalar falan filan..Neyse zaten üyeliğim Şubat'ta bitecek ben de yenilemem olur biter böylece resmen ayrılmış oluruz dedim. Sonra..Aralık'ın ilk haftasıydı sanırım. Bir gün içimden bir kulüp aşkı yükseldi. Hemen hazırlanıp gittim. 50 dakika kardiyo sonrasında buhar banyosunda yüzümde şapşal bi gülümseme.. Peki ne oldu?..Nasıl barıştık?..Beni asıl rahatsız eden şeyi bulup yüzleşince artık o plak çalmamaya başladı çünkü. Sonrası da çorap söküğü..Her fırsatta çantamı hazırlayıp aradaki 6 ayı telafi etmeye başladım. Yüzümden eksilmeyen o şapşal gülümseme de bonus oldu :) Evet üyeliğim Şubat'ta bitiyor ve hemen yeniliyorum. Ve hatta Ocak sonu avantajlı süper bi paket varmış ondan yaptırıyorum. Nerden nereye di mi Raso..Neymiş, bundan sonra gerçekle yüzleşmeden mekan, insan, zaman suçlamak yokmuş. Aferin 10 numara 5 yıldız!

* Spor meselesi çözülürken aklıma 8 yaşımda tenis hocam Patricio'dan aldığım en önemli ders geldi. Bir Mayıs sabahı Yelken kulübünün tenis kortundayız. Turnuva maçının tam ortasında. Aşırı hırslı, heyecanlı falanım. Yaşıtım olan rakibimi yenmek bir yana bir de üzerine denize dökmek istiyorum. Raketimi elimin uzantısıymış gibi benimsemişim. Toplara tüm gücümle vuruyorum. Derken mola esnasında Patricio geldi yanıma. Tam da o kırık İtalyan aksanıyla "Aferin Raselin süpersin" gibilerinden bir övgü&gaz karışımı beklerken gözlerimin içine bakarak iki elini omuzlarımın üzerine koydu. "Raselin sen ne yapıyor ben hiç anlamıyor?" dedi. Daha cevap veremeden "Karşıdaki düşman değil arkadaş. Sen onu istiyor öldürmek?" diye sordu. Çok utandım. Açıklama yapamadım. Sıcaktan mı utançtan mı bilmem daha da kızardım. Mola biterken "Şimdi git ve tenis oyna hadi" dedi. Üzerinden 24 yıl geçmiş. Hala hayat kurtarıyor Patricio'nun bu dersi..

* Tenis kortunda adam öldürmeye meyillenen ben, şimdilerde sayılara skorlara karşı duruyorum. (Patricio sil gözyaşlarını hadi tamam duygusala bağlama) Mümkünse hiçbir şeyi ölçmeyelim, rakamlara vurmayalım hesap kitap yapmayalım istiyorum. Sanki bir ölçme hesaplama sarkacı varmış da bir ucundan diğer ucuna yerleşmiş gibiyim. Dengeye gelmek için bu yolculuk şart mıdır?..Hadi hayırlısı.

* Elimdeki kitap akmayınca sanki her şey duruyor. Takılıp kalıyorum, ilerleyemiyorum. Kitabı elime alasım gelmiyor. Yeni kitaba da başlayamıyorum. Ama ona ayırdığım zamanda başka bir şey de yapamıyorum. İşte tam bu noktada bir karar vermek gerekiyor: Tamam mı devam mı?.. Tamamsa rafa kaldırmak gerek. Ve zamanını beklemek. Ve hatta belki de hiçbir zaman o zamanın gelmeyeceğini kabullenmek. Sonra da bir yenisine başlayabilmek. Üniversitedeyken her dönem bir ders için withdraw (geri çekilme) şansımız olurdu. Seçtiğin bir dersi yaklaşık 4 hafta sonra bırakabiliyordun. Böylece sana fazla gelen, zorlayan belki de sana hiç uygun olmayan bir dersi dönemin sonuna kadar sırtında taşımana gerek kalmıyordu. Üstelik makul bir süre deneyip öyle karar verebiliyordun. Okulun bana verdiği şansı ben neden kendime vermeyeyim ki? Ayy deli miyim ben neyim niye vermicem hay allah!..

* İlkokul 5. sınıfta anadolu lisesi sınavlarına hazırlanıyordum. İstediğim okulu kazanacağım garantiydi de, e hırslıyız ya ille de derece yapmak lazımdı. Bu durumda bir de dişli rakip gerekir di mi..Hazır bulunmuşu vardı elimin altında. Biz adına Berk diyelim de ifşa olmasın gece gece :) Ben sınava mı hazırlanıyorum Berk'i gömmeye mi orası tartışılır. Deneme sınavına girip çıkıyoruz. Sağlam derece yapmışım ama o da ne!..Berk beni geçmiş. Skandal!..Eve gelip ağlıyorum. Böyle durumlardan fersah fersah uzak annemle babam beni karşılarına alıp "Saçmalama o senin arkadaşın, siz yarışmıyorsunuz. O okulda ikinize de yer var. Arkadaşın iyi bir derece yaparsa onun için ancak sevinebilirsin. Eve gelip ağlayamazsın sana hiç yakışmıyor." gibisinden sofistike teselliler yapadursun ben gün geçtikçe daha da hırslanıyordum. Tabii Berk de aynı şekilde. O sırada komşu olduğumuzu, biribirimizi çok sevdiğimizi, birlikte çok eğlendiğimizi de unutmuştuk tabii. Neyse asıl sınav geldi çattı ve bu sefer ben onu geçtim. İkimiz de iyi dereceler yapmıştık. Ama ben onu geçmiştim ya, okulun en eğlenceli son haftasında Berk gelmedi. Hayatımda ilk defa mideye öküz oturması tecrübe etmiş oldum. Sevinemedim. Tadını çıkaramadım. Dışarıya her şey güzelmiş pozları yaparken gözüm onun boş sırasına takıldı kaldı. Ortada bir kaybeden varsa eğer, hiç kazanan olmuyormuş, bunu öğrenmiş oldum. Yıllar sonra üniversite sınavı geldi. Kimseyle yarışmadık. İkimiz de derece yaptık, Boğaziçi'nde farklı bölümleri bitirdik. Şimdi o da ben de hala , o ders sayesinde belki, kimseyle hiçbir şekilde yarışmıyoruz. Biz kendimize fazlasıyla yetiyoruz ki zaten :)

* Yani dostlar, özetle, kendine her şey olma hakkını verirsen her şey çok daha kolay oluyormuş. Bunu anlamak ve anlatmak için o kadar uzun yazmaya gerek var mıydı? Bence vardı. İyi de oldu ben bi rahatladım sanki. Hem sen de bu satırlara kadar geldiysen sana da iyi gelmiştir tabii evet neyse beni sinir etme şimdi raketimi alıp maç yaparım seninle :)






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...