22 Temmuz 2017 Cumartesi

Zaman.. Birazcık zaman.. Ve sabır.. Azdan biraz çok..


Kahveyle kruvasanlı kahvaltıların yerini dereotlu, yoğurtlu haşlanmış patates aldı. Yanında aynısefa çayı.. Hafif acımsı, ama yüksek antiseptik etkisi kontenjanından double espresso muamelesi çekiyoruz kendisine. 

***

Her şey geçtiğimiz haftalarda hastalığımı beğenmemekle başladı. Hafif bi baş ağrısı uzunca bi süre geçmedi. Ben de hadsizce "ya keşke başım değil de midem ağrısaydı ona daha bi alışkınım ben" deyiverdim. Ve bu hafta oldu olanlar.

***

Sanki ben sipariş etmemişim gibi bir de "çok uzun zamandır hiç olmuyodu nerden çıktı bu ağrı" diye atarlandım.  Yetmedi, isyan ettim. Kendime yükseldim. Sonra daha çok acıdı.

***

Ve ağrının en üst seviyede hissedildiği an kafanın üzerinde beliren "bu ağrı hiç geçmicek" paniği.. Yanında son zamanlarda ne yedim içtim, nelere kafayı taktım, neye üzüldüm muhasebesi.. Kendine kızmakla kendine acıma istasyonları arasında hunharca gidip gelmek. Hız sınırını aşıp "kendine şefkat" istasyonunu ıskalamak..

***

Gece saat ilerledikçe yanında kim varsa/ ya da yoksa fark etmeksizin üstüne çöken o yalnızlık hissi.. Kesinlikle tek başınalık değil, safi yalnızlık..

***

Kendine çok daha iyi davranacağına dair verilen sözler.. Elini tutacak birileri olduğuna şükretmeler.. Ya bir daha olursa korkusu.. Ve ne olur ne olmaz yanımda bulunsun ilaçlarıyla evin yolunu tutmalar..

***

Sabah uyandığında hafif yorgunluk, azıcık sersemlik ve geçen ağrının yerini devrettiği minnak sızı.. 

***

Mutfağa süzülüp patates soymak, daha kısa sürede pişsin diye küçük parçalara ayırmak ve o fokurdarken bir yandan dereotu yıkamak.

***

Sonra hiçbir şey olmamış gibi youtube'a girip küçük bir çocukken izlediğin diziyi bulmak, rastgele bir bölümü açmak ve Tesla'nın kitabına dokunamadan öğlen olması..

***

Zaman.. Birazcık zaman..
Ve sabır.. Azdan biraz çok..







14 Temmuz 2017 Cuma

Cuma Notları


* Çok eski zamanlardan beri (çünkü ben fi tarihinden beri burdayım ya!) kendi işimi kendim halletmeyi pek severim. Ev işi olur, yemek olur, proje olur, tamir olur.. Yeter ki o kendi kendine yetme ve dışarıya bağımlı olmama hazzı gelsin dolsun içime!.. Yalnız bu hafta kendimden hiç beklemediğim bir performans sergileyip dip boyamı evde kendim yaptım. Denediğim 5. kuaför de istediğim rengi tutturamayınca  içimden "eehh çekil yana bırak bana!" diye haykırıp soluğu laptop başında aldım. Bir sürü blog okudum, video izledim ve hemen çıkıp bi kutu boya aldım. Bir deli cesaretiyle gecenin bi yarısı giriştim saç diplerime. Sonuç göz yaşartacak kadar iyiydi!.. Uzun zamandır bu kadar mutlu olduğumu, kendimle bu kadar gurur duyduğumu hatırlamıyorum. Yani eni konu bi dip boyası ama ne kadar da kıymetliymiş. Yapabileceğini hayal bile etmediğin bir şey bul, nasıl yapılacağını öğren, cesaret et, dene ve mutlu ol!..Evet yeni yolumu buldum!

* Efendim madem saçlarımı kendi kendime muhteşem(!) boyuyorum, o zaman işin bir de finansal tarafını ele alalım dedim. Oturdum kuaföre bir yılda verdiğim parayı hesapladım. Sonra evde boyarsam maliyet ne olur onu da çıkarıp yıllık net kar ne ediyo bi hesapladım. Sonra da o para madem gidiciydi şimdi cebimde kalsa bi yerlere gidip yok olucak o zaman şimdiden bi yere aktaralım diye oturdum kuaför ödeneği için yatırım planladım. Ya ben cidden baya baya bankacı olmuşum 2 senede (sadece İK departmanında çalışarak bi de Hazine'de bi saat dursam o zaman gör beni!) ya da freelance çalışmaya başladığımdan bu yana ev ekonomisini çok iyi bilen yarı zamanlı bir ev kadınına dönüştüm.. Neyse bunun bi önemi yok, biz yatırıma bakalım!

* Eğer dünya üzerinde tek bir günah varsa o da kendini başkalarıyla karşılaştırarak yavaş yavaş öldürmek ve hatta öldürmeyip süründürmektir bence. Ve şu anda sistem, ortam, teknoloji..sanki el ele vermiş bu "karşılaştırma" komplosunu kuruyor her gün. Herkesin aşırı başarılı, musmutlu, çok aşık, fit hallerini görüyoruz çarşaf çarşaf. Ola ki bir kişi depresif ruh halini paylaştı, hemen "melankolik loser" diye de basıyoruz etiketi. Çünkü herkes çok mutlu, herkes deliler gibi eğleniyo, kimsenin kahvesi soğumuyo 85 kare fotoğraf çekip filtrelerken..Evet tabii öyle öyle!

* Hani bazen birini bir yere koyuyosun. Üstlerde, bulutlara yakın bi yer..  Sonra öyle bir haline şahit oluyosun ki, artık hiçbir şey eskisi gibi ol(a)mıyor. Aydınlığı, sukuneti, nefesi öğrendiğin adam gitmiş yerine 16 yaş ergen bir çocuk gelmiş gibi.. Gazetelerde yazılıp çizilenleri okurken içten içe utanıyosun. Sorguluyosun. "Hayır hayır yok hayır bunlar hep magazinin saçmalıkları" diyosun. Ama öyle olmadığını, ateş olmayan yerden duman çıkmadığını biliyosun. Sonra durup "o da fani bir insanoğlu" diyosun. Ve onu koyduğun yerden kaldırıp nereye koyacağını bilmiyosun. Bugüne kadar öğrettiği her şeye eyvallah deyip bi kahve koyuyosun. Ki kendisi zinhar kahve içmez, içenleri pek beğenmez. Olsun. Sen seviyosun, şifa olsun!

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Lotus Pozisyonu Al Mumları Yak Geliyorum!


Rollo May, "Yaratma Cesareti" adlı kitabında diyor ki:

"..Frank Barron'ın saptamasına göre yaratıcı kişiler, çağdaşları tarafından çalıştıkları sahaya müstesna katkılarda bulunmuş olarak tanımlanmış kişilerdi. Onlara "normal" insanlardan oluşan bir kontrol grubuyla birlikte, bazılarında düzenli, sistematik çizimler ve bazılarında da düzensiz, simetrik-olmayan, kaotik çizimler olan bir dizi Rorschach kartları gösterdi. "Normal" insanlar en beğendikleri şekilller olarak düzenli, simetrik kartları seçtiler- evrenlerinin biçimli olmasından hoşlandılar. Oysa yaratıcı insanlar kaotik, düzensiz kartları seçtiler - bu kartları daha ilginç ve meydan okuyucu bulmuşlardı.

Yukarıda bahsedilen kartlar bazı TM'ci (transandantal meditasyon) topluluklara da verilmişti. Sonuçlar negatifti. Yani meditasyoncular düzenli ve simetrik biçimleri seçme eğilimindeydiler. Bu, Barron'un yaratıcı kişilerden elde ettiği sonuçların tersiydi. Gary Swartz da TM öğreticileriyle çalışarak, onların yaratıcılık testi sonuçlarının daha da kötü ya da ancak kontrol grupları kadar iyi olduğunu buldu. 

Kendimi benim için önemli olan bir şeyi yazmaya verdiğimde, yazmadan önce alışıldık yirmi dakikalık meditasyona girdiğimde, evrenimin engebelerinin ortadan kalktığını, fazlasıyla düzenli bir hale geldiğini görüyorum. artık yazacak bir şeyim kalmıyor. Karşılaşmam yok olup gidiyor. problemlerim çözülüyor. Hafiflik içinde bir mutluluk hissettiğim kesin, ama yazamıyorum."

***

Özellikle son cümledeki meditasyon sonrasında yazamama hali.. Sanırım beni tam 12'den vurdu!
Hep anlatmaya çalıştığım ama maalesef sanki meditasyonu kötülüyormuşum gibi bir izlenim yarattığım durumu ne de güzel açıklamış Rollo.

Meditasyonun faydaları saymakla bitmez şimdi buraya yazmama gerek yok. Ayrıca meditasyonla ilk tanıştığım günden bu yana ciddi etkisini gördüğümü de söyleyebilirim.

Ancak tam bu noktada aynen diğer konularda da olduğu gibi bir "şekilcilik" tehlikesi devreye giriyor. Sanki meditasyon sadece yoga matı üzerinde, lotus pozisyonunda, önünde yanan bir mum ve uzakdoğu esintili bir müzik eşiliğinde dakikalarca kıpırtısız huşu içinde durmakmış gibi..

Evet bu da bir meditasyon çeşidi olabilir. Ancak meditasyon bu kadar basit bu kadar tekdüze olabilir mi yahu?

Koşmak, resim yapmak, yemek yapmak, çarşaf değiştirmek, pirinç ayıklamak, duş almak, yazı yazmak.. Eğer ki bunları yaparken o "an" sadece o şeyi yapıyorsan al sana en baba meditasyon!

Yani yazmak da bir meditasyon olduğu için öncesinde ekstra meditasyon yaparsan zihnin durulur, kaos düzene girer, uçuşan fikirler yere zorunlu iniş yapar ve sen aynen Rollo amcam gibi yazamamakla sınanırsın.

Rica edicem şekiller uzak dursun benden!

Saygılar, sevgiler ve bol meditasyonlu şekersiz günler dilerim!


6 Temmuz 2017 Perşembe

Ruhlar Alemi vs. 3 Boyut


Boğaziçi işletmenin son senesinde okulu birazcık erken bitirebilmek için alttan üstten dersler aldığım, bir yandan da bir ilaç firmasında tam zamanlı pazarlama stajyeri olarak çalıştığım bi dönemdi.

Hayatımda bu kadar çok şeyi bir arada yaptığımı hatırlamıyorum. Belki de gençliğin ya da o meşhur deli akan kanın sayesinde mi bilmem, bir de üzerine her gece bir program bir sosyal kelebek modu.. Ve ertesi sabah 6'da müthiş bir enerjiyle uyandığım o güzel günler..

Tam finallere yaklaştığım dönemde biraz sıkıştım. Ofiste bana o zaman biraz fazla karışık gelen bir raporlama işi yaparken excel kilitlendi. Ben de kendimi plazanın en alt katındaki alışveriş merkezine attım. Starbucks'tan bi kahve alıp kitapçıya girdim. Rafların arasında boş boş dolanırken aklıma bir şey geldi. Gözlerimi kapatıp öyle yürümeye başladım. Ve gözlerimi açtığımda karşıma çıkan ilk kitabı almaya karar verdim. Kahvemi dökmeden ve bir yerlere çarpmamaya çalışarak birazcık yürüdükten sonra derin bi nefes aldım "lütfen şu an neye ihtiyacım varsa o çıksın karşıma" diye geçirdim içimden. Gözlerimi açtım ve karşımda Osho'nun Farkındalık kitabı çıktı. 

Kitabı elime aldım. şöyle bir karıştırdım. İçi dışı çok sıkıcı görünüyordu. Acaba deneyi tekrarlasam mı diye bi düşündüm. Sonra hemen vazgeçtim. Olmaz! Ben onu çağırdıysam en azından alıp okuyup öyle karar vermeliyim dedim.

Ve sonra anladım ki o içi dışı sıkıcı görünen kitap meğer gerçekten tam da ihtiyacım olan şeymiş!.. İşte böyle oldu spiritüel dünyaya ilk adım. Sonra da diğer kitaplar, eğitimler, paylaşımlar geldi. Okudukça, öğrendikçe, paylaştıkça karşıma hep daha çok öğreneceğim, paylaşacağım ortamlar ve kişiler çıkmaya başladı. Bazen de aynen ilk kitabı elime aldığım gibi sıkıcı görünen şeyler.. Ama kendime hep "bir şans ver" demeyi unutmadım. 

Spiritüel/Ruhsal konulara oldum olası "pragmatik" bakış açısıyla yaklaştım. Ve şüpheci tarafımı da asla yanımdan ayırmadım. Sürekli sorguladım. Verilen bilgiyi olduğu gibi kabul etmedim. Bu sayede bana gerçekten yararı olabilecek bilgiye daha kolay yoldan ulaştım. 

Çok fazla saçma sapan durumla da karşılaştım. kendini peygamber zannedenler, egosuz-muş gibi davrananlar, çaktırmadan ilahlığını ilan edenler, 3. gözünün açıldığını iddia edenler, kendini "aşmış" zannedip "ben ve diğerleri" gezegeninde yaşayanlar ve daha neler.. En kötüsü de iki kursa gidip işi ticarete dökenler..

Maalesef bu tarz kötü örnekler zaman zaman fayda sağladığı sistemden bile soğutuyor insanı. İşte böyle durumlarda hep kendime sorduğum iki soru oldu: 1) Bunun bana gerçekten faydası var mı? 2) Bunun bana bir zararı var mı?.. Her şeyi bir yana bırakıp bu iki soruyu cevapladığımda zaten kararımı çoktan vermiş oluyordum durumla ilgili.

Bu dünyayla tanışmama vesile olan Osho mesela.. Adamın yıllar içinde geçirdiği değişim inanılmaz. Otobiyografisini yazdığı Provokatör Mistik kitabında ve diğer kitaplarında maddeye önem vermeyen bir adam olduğunu görüyoruz. Öte yandan yaşlılık döneminde üstünde saçma sapan parlak giysiler, işlemeli taht üstünde oturup padişahlar gibi hayat sürmesi mesela.. Rolls Royce düşkünü olması..Bunların hepsi insanı soğutuyor. Ama sonra düşünüyorum da bu o adamın hikayesi. Onun da kendi sınavları kendi aşamadığı noktalar olabilir. Ve bunların hiçbiri benim o kitaptan aldığım faydayı değiştirmez ki..

Geçtiğimiz günlerde blog sayfasını severek takip ettiğim Michael Sikkofield'ın "Tasavvuf ve Tarikatlerden Tek Dünya Dinine" başlıklı yazısını okuduktan sonra bu konuda bir şeyler yazmak istedim. Michael özetle, yeni dünya düzeninde spiritüelliğin tüm eski dinleri yok ederek tek din konumuna getirilmek istendiğini savunuyor. Başta komplo teorisi gibi gelse de okudukça ve parçaları birleştirdikçe her şey çok mantıklı görünüyor. Gerçi Michael spiritüelliği, tasavvufu ve bunlarla ilgili her şeyi bir güzel gömüyor sağolsun :) Olsun, her yazdığına tamamen katılmasam da yine de genç bir beynin bu kadar derin konuları araştırıp ortaya koyarak cömertçe paylaşmasını takdir ediyorum.

Spiritüellik/ruhsallık kötü emellere alet edilmiş olabilir. Art niyetli insanların elinde ticari amaçlı oyuncağa dönüştürülmüş olabilir. Egoları yok edicez diye insanlara ego pompalamış olabilir.. Hepsi mümkün. 

Ancak ne olursa olsun, bunların hiçbiri olayın özünü kirletemez diye düşünüyorum. Evet ortalık biraz çöplük gibi oldu. Herkes guru, herkes koç, herkes aydınlanmış öğretmen.. Yine de doğru kişilere, doğru kaynaklara ulaşma şansımız var. Yeter ki aklımızı kullanalım, kafamızdaki filtreleri hazır bulunduralım. Hemen her şeyi kabul etmeyelim.

Bir de 3 boyutlu maddesel dünyada yaşadığımızı unutmayalım. Buraya insan olmayı deneyimlemek için geldiğimizi de.. Ruhlar aleminde yaşamıyoruz en nihayetinde. 

Klima mesela.. Muhteşem bir icat. Buharlaşmanı ve eriyip kaybolmanı engelliyor. İcat edene, üretene, satana, gelip monte edene hepsine eyvallah.. Ama o kadar. Daha fazlası değil. Bilmem anlatabildim mi?..

Özetle, o kadar da şey etmemek lazım genç :)

2 Temmuz 2017 Pazar

Bi Kalem Bi Kağıt



Bazen her şey üst üste geliyor diyoruz ya.
Benim için yanlış önerme.
Aslında gelen tek bir şey var.
Ben de diğerlerini onun üzerine bindiriyorum.

Zaten bi de bu var.
Şunu da yapamamıştım.
Saçımın rengi de iğrenç oldu bence.
Satrançta da yenildim.
Zaten hep böyle oluyo.
Loser olmak için çok yaşlıyım ühühühühü..
O'ydu bu'ydu şu'ydu
Diye uzar gider..
Hele bi de yanına yaş konusunu ekle sabaha kadar devam..
X yaşına gelmişsin hala bıdı bıdı bıdı diye.
Yani insan yeter ki istesin.
Kendine yapacağın işkencenin haddi hesabı yok yemin ederim.

İşte böyle,
Çok üzüldüğüm bir pazar sabahı..
Aynada gözüme kaçan tuvalet kağıdı parçalarını temizliyorum.
Gözlerim tahriş olmasın diye tuvalet kağıdı kullanmak o kadar da parlak bi fikir değilmiş.

Bir yandan kendime üzülüp aynı anda dalga geçerken,
Bir gün önce çok sevdiğim arkadaşımın başına gelenleri hatırlıyorum.
Yaşadığım dramadan utanıyorum.
Daha çok ağlıyorum.
Neyse ki aldığım ders işe yarıyor ve bu sefer tshirtüme siliyorum yüzümü.
Ama salya sümük gözyaşı nasıl iğrencim anlatamam.
Zaten kargalar uyanmadan yaptığım kil maskesi damar damar kırmızı desen çizmiş yüzüme.
Üzerine tuzlu su ohh ne güzel.
Bi de Mazhar'da Yandım gelsin o zaman!

Sonra birden canım kahve istedi.
Şaşırdım.
En son ne zaman içtiğimi hatırlamıyorum.
Birden soğumuştum kendisinden.
Neyse ki nasıl yapıldığını unutmamışım.

Pencerenin önündeki koltuğuma oturdum.
Aldım elime kalemi kağıdı.
Hadi dedim kendime, yaz bakalım neymiş o üst üste gelenler..
Yazdım, yazdım, yazdım..
Sonra da dedim ki, hadi şimdi de ikiye ayır:
Kontrolümde olanlar ve olmayanlar diye.
Başta zorlandım.
Ama sonra pıtır pıtır otomatik kodlamaya başladım.

Liste son haline geldiğinde kahvem de bitmişti.
Rahatladım.
Üstümden koskocaman bir yük kalktı sanki.

Listedeki hiçbir şey değişmedi aslında.
Hala orada duruyorlar.
Ama onlara şöyle bi uzaktan bakmak,
"Gerçekten bunun için yapabileceğim bir şey var mı?" diye sormak,
Üzüntümü geçirdi.
Zincirleme kazayı engellemiş gibi hissediyorum.
Ta Krypton'dan gelip kendimi kurtarmış gibi.
Halbuki az önce mutfaktan kahvemi alıp gelmiştim.

Kısa süreli de olsa kendime "mutsuz olma hakkı" tanıdığım için,
Üstünü örtüp yokmuş gibi davranmak yerine,
İçerdeki her şeyin dışarı -yer yer salya, sümük formatında- çıkmasına izin verdiğim için,
Ve aklıma gelen o kağıt kaleme sarılmak fikrinin üstüne atladığım için,
Kendime teşekkür ederim.
Canım kendim yaaa iyi ki varsın!

30 Haziran 2017 Cuma

Haziran Notları


* Japonların "kintsugi" diye bi sanatı var. "Altınla birleştirme/yamama" anlamına gelen bu sanatın amacı kırılmış eşyaların kırık parçalarını altınla birleştirmek. Böylece hem ona yeni bi form yeni bi enerji katmak hem de kırıkları altın gibi değerli bir şeyle doldurup onların ne kadar değerli olduğunu vurgulamak. Yani artık vazonu yere fırlatıp "hadi eski haline getir ama imkansız ühühühü" şeklinde drama yapmak kusura bakma ama çok eskide kaldı. Zaten devir değişti tabii Çelik de değişti. (offf çok iğrencim) Neyse, ne diyodum dostum, kırıklar.. Önemlidir, değerlidir, altındır!.. Ve sen sen ol kırıldın diye kendini çöpe atma. Gel bi altın geçelim!


* Kitabımın son sayfasını yazdım. Daha doğrusu son sayfalarını.. Sahne, dekor, renk her şey tamam. Ama kitabın ön tarafı yok. Küçüklüğümden beri dergileri de hep sondan başa okurdum. Acaba ondan mı alıştım böyle tersten kurgulamaya?..Olabilir. Oturup baştan sona doğru yazmayı da çok istiyorum. Şimdi hazır olan son değişecek mi? Merak ediyorum. Yolda giderken ne olacak? Nasıl olacak? Ya da bu söylediklerimin hepsi olacak mı?.. Kendi kendimin magazincisi gibi oldum!

* Aklıma birden üniversitedeyken aldığım Operations Research dersi geldi. (Türkçesi yöneylem araştırması gibi absürd anlamsız bişe olduğu için maalesef kullanamicam, Boğaziçi ingilizcesi diye etiketliceksen de OK cınım) Bir dönem boyu aldığım derse her girişimde hocaya dönüp "hocam şimdi biz tam olarak ne yapıyoruz?" diye çaresizce sorsam da hiç aklıma yatan bi cevap alamamıştım. İçime dert olmuştu. "Ya ne stres yapıyosun soruları çalış kesin geçersin" diyen arkadaşlarıma inat bu anlam arayışımı devam ettirdim. Her ne kadar bu arayış bugün hala sonucuna ulaşamamış olsa da en azından anlam peşinde koşma açısından iyi bir pratik oldu. Ama şimdi bunları yazarken düşündüm de Rasocum cidden iyi mi oldu? Sus cevap verme terbiyesiz!

* "As Good As It Gets" filminde Helen Hunt, Jack Nicholson'dan kendisine iltifat etmesini isteyince Jack "you make me wanna be a better man" yani daha iyi bir adam olmak istememe neden oluyorsun diyor. Sadece romantik ilişkiler değil, dünya üzerindeki tüm ilişki çeşitleri için en en en muhteşem açıklama değil mi bu?.. Daha iyi insanlar olmamızı teşvik edenler olsun etrafımızda, yoksa karşınıza çıksın, amin!

* Eski bir dostum "Divergent" filmini ısrarla izlememi istemişti. Ordaki bir şey bana çok benziyomuş. Filmi "Uyumsuz" diye çevirdikleri için "ne demeye çalışıyosun sen yeaaa" diye çıkıştıktan sonra izledim filmi. Şansıma o hafta yaptığım 12 saatlik uçuşta film menüsünde karşıma çıkınca dedim ki tamam hadi tesadüf de yok zaten. Neyse, izlerken arkadaşımın tam olarak neyi kastettiğini anladım. Filmdeki karakter zor bir durumdan kendini kurtarmaya çalışırken "bu gerçek değil..bu gerçek değil" diye kendine telkin veriyordu. Şimdi çok da spoiler olmasın (gerçi yüz yıl geçti ama izlemeyenlere saygı kuşağı) Ancak daha sonra bu yöntemi değiştirip durum her neyse gerçek olarak kabul edip o şekilde yüzleşerek mücadele etti. Peki o zaman benim de hep işime yarayan "bi saniye yaa bunlar hep illüzyon bunlar gerçek değil" şeklinde telkinlerim nolucak? Acaba bunlar benim işime yarıyor gibi dururken, olayları uzaktan görüp büyük resimde stratejik kararlar almama yardımcı olurken bir yandan da içine girip yüzleşmeme engel mi oluyor?.. Hay bin kunduz ya!

* İşte tüm bunları düşündükten sonra metroya bindim. Etrafı izledim. Herkese konuşma balonları çizdim. İçini doldurdum. Neden bilmem bu sefer metrodaki herkesin hüzünlü bi hikayesi vardı. Kayıplar, yaslar, sıkıntılar, ayrılıklar.. Yani, herkesin bi şeyi var. Tahmin bile edemeyeceğimiz şeyler. Sadece seninkiyle aynı değil diye, dışarıdan iyi görünüyo diye, instagrama bol hashtagli pembe postlar koyuyor diye.. sanma ki dostum o odada tek başına ağlıyorsun. Kaldır kafanı bak etrafına. Hepimiz aynı odadayız!

* Şu anda okumakta olduğum "Yaratma Cesareti" adlı kitabın yazarı Rollo May der ki "Hiçbir yetenek inkarı cezasız kalmaz ve yeteneğin inkarına teşebbüsün adı nörozdur"... Tam Allah cezamı versin dicem ama vermiş diyerek bu konuyu da burda kapatmış gibi yaparım!



26 Haziran 2017 Pazartesi

Gluten, Makarna, idiot Kediler ve Diğerleri



Uzun zamandır et yemiyorum. Bilinçli bi tercih değil benimki, zaten bıraksan elimi sürmem muhtemelen. Ama o içimdeki "ya doktorun dediği gibi gerekten idiot olursam(!)" korkusuyla ittire ittire "hadi aç ağzını bak uçak geliyoooo" yapmacıklığıyla kendime yedirdiğim oluyor arada. Tanrı'ya sorulacak ilk sorumun "et gerçekten yenmeli mi?" olması da tesadüf değil tabii. 

Neyse, ben de market alışverişi yaparken az kıyma aldım. Hesapta kıymalı yoğurtlu anne makarnası yapıp o kıymacıklarla vücuda protein yüklemek vardı. Anne makarnası dediysem de yanlış anlaşılmasın annemin hayatta bir kere kıymalı makarna yapmışlığı yoktur. Hatta annemin menüsünde makarnaya yer yoktur. Bizim evde makarna baba yemeğidir. Ama canım babamın da yaptığı makarnaların tümü anlık doğaçlama olduğundan ve hiçbirinin tekrarı yapılmadığından o da menüde yer edememiştir yıllarca. Bir cafenin menüsünde anne makarnası yazıyodu kıymalı makarna için, ondan aklımda öyle kalmış sanırım. Güzel de yakışmış menüye bence.

Ne diyodum..Kıymayı aldım marketten, e o zaman bi de makarna seçmek lazım. Penne, tagliatelle, kelebek, kıvır kıvır.. Ayy ne zor şeymiş bu makarna seçmek derken sonunda tipini en beğendiğim makarnayı attım sepete. Tam makarna rafından sola dönüp son hızla boş kasayı hedeflemişken bir de ne göreyim! Glutensiz ürünler bölümünde dizi dizi makarnalar. Zar zor seçtiğim makarna paketini geri bırakıp acaba glutensiz mi alsam diye bi düşündüm. Ama o az önceki kararsızlığını bi kere daha yaşamayı göze alamadım. İşin içine 11 kat daha fazla para ödemek de girince yok dedim, zaten abartmayalım sağlıklı beslenmeyi. Neydi bugünün hedefi? Kıymacıkları yüklenmek!

Yönetim kurulu toplantısında yılın en stratejik kararını almış havalarda yaklaştım kasaya. Boş kasayı kapmak için son hızla sepeti sürüp 5 santim kala yavaşlamamışım gibi.. Neyse, aldıklarımı poşetleyip kulağımda "Canımsın Sen" eve doğru yürümeye başladım.

Ellerimi yıkayıp pötikareli mutfak önlüğümü üzerime geçirdim. Jazz Radio'dan Paris Cafe kanalını açtıktan sonra makarnaları suya attım. Bir yandan da anne makarnamın kıymalı sosunu hazırlamaya koyuldum. Kıymayı tavada kavururken "şimdi ben kendi kendimin annesi mi oluyorum sayılır?" diye bi düşündüm. Sonra "yok yok kendim kendimin çocuğu da olabilirim" diye karar değiştirdim. Azıcık sıvıyağ, domates, karabiber ve bi çimdik tuz ekledim. Salça konusunda kararsız kaldım ama son dakika bi kaşık da organik domates salçamdan koyuverdim.

Makarnayı süzdüm, üzerine kıymalı sosu ekleyip azıcık da birlikte çevirdim. Sonra tabağa aldım, üzerine çırpılmış yoğurt, az pul biber ve maydanoz ekledim. Tam anlamıyla mükemmel bi tablo! Adeta görsel bi şölen! Keşke dergi çekimi ayarlasaydım tühh diyerek oturdum masaya. 

İlk çatalı ağzıma almamla birlikte "hay bin kunduz!" dedim içimden. Ama kendime itiraf edemediğim için aynen yemeği beğenmeyip yiyen sunucular gibi zorla yuttum. Bu makarnanın bi sorunu var ve apaçık ortada! O kıymayı eklemicektimmm!..

Halbuki her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Evde de kimse yok bugün. Peki kim yiyecek o kadar makarnayı? Acaba kıymaları ayıklayıp ben mi yesem? Hayır olmaz kokusu sinmiştir bişe değişmez ki. Offf ne gerek vardı o kadar fazla yapacak hay allahım yaa!..

Derken aklıma kediler geldi! Bayılırlar ki kıymaya!.. Ama bi saniye kediler hamurişi yer mi? Sanmam. Hem de glutenli. E onlar çok içgüdüsel akıllı hayvanlar değil mi? Her şeyi koklayıp kendilerine uygun mu değil mi anlayabiliyolar. O zaman benim yapamadığımı yapıp kıymalarını ayıklayıp yerler rahat rahat diyerek hemen bahçeye indim.

Bi ağacın dibine döktüm tüm makarnayı. Yukarıdan penceremden de izlerim kediler kıymaları yiyince gelip makarnaları toplarım ortalık böyle kalmasın diyerek yaptım planımı.

Güllü yeşil çayımı alıp oturdum penceremin önünde. Kediler bi anda toplanıp yemeye başladılar. Ayy ne mutlu oldum!... 5 dakika sonra ortada ne kıyma var ne makarna! Hepsini yemişler.

İşte o an mahallenin bıcır kedilerine glutenli makarna yedirmiş olmanın ağırlığı çöktü üzerime. Hem de onları kıyma kamuflajıyla yedirmiş oldum. Resmen kötülük! Ayy inşallah bişe olmaz inşallah rahat rahat sindirirler diye geçirdim içimden. Sonra durdum. Acaba dedim bu kediler düşündüğüm kadar akıllı mı değil? Olamaz mı? Olabilir. Belki idiotun önde gidenidir bizim sokaktakiler. Evet yaa ne düşünüyorum o kadar ince ince..

Peki ya bu glutenleri yiye yiye aptal oldularsa? Biz de mi öyle oluyoruz ki?.. 

O sırada telefon geldi. "Yaklaştım hadi aşağı in" dedi telefondaki ses.

Gelmeyen ve de gelmeye niyeti olmayan yaz yüzünden Haziran sonunda hırkamı üzerime geçirip bahçeye indim. Bahçe sakin. Sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi tertemiz. Kediler güneşleniyo pek rahat.

Dedim ki "rahat bırak kendini Rasocum rahat bırak"

Sonra gittik..


23 Haziran 2017 Cuma

Cuma Notları



* Herkesin bi hocası, ustası ya da gurusu mu var? Herkes bi gruba, derneğe, tarikate ait olma ihtiyacında mı?  Belli bir yaşa gelmiş, dışardan bakınca her türlü imkana sahip, iyi eğitimli zeki insanlar nasıl oluyor da böyle şeylerin peşinden sürükleniyorlar? Hayatlarındaki hangi boşluğu dolduruyorlar? Nasıl bu kadar körü körüne bağlı olabiliyorlar? Aklım almıyor. Ve bir süredir de yakın arkadaşlarımla bu konuları konuşuyoruz. Şahit olduğumuz ve duyduğumuz bazı hikayeler bu gündemi hep canlı tutuyor. Bi noktadan sonra kendimize bakıyoruz ve hatta korkuyoruz. Böyle adamlar kandırılıyorsa, beyinleri yıkanıyorsa neden bizim de başımıza gelmesin ki?.. Şanslıyız ki normal hayatta bizi zorlayan hiçbir şeyi beğenmeyen şımarık ve aşırı şüpheci bir yanımız bu konularda bize doğal koruma kalkanı oluşturuyor. Ama insanın hayretleri şaşıyor ya.. 

* Hani birilerine defalarca anlatmaya çalıştığın, ikna etmekte zorlandığın bazı şeyler vardır.. Sonra bi bakarsın biri aynılarını düşünmüş bi de üstüne yazıya dökmüş. İşte o an içime koskocaman bir aydınlanma geliyor. Aynen Defne Suman'ın bu yazısında yazdığı gibi.. Özellikle de bu kısmı pek bi beğendim:

"Ne de olsa yoga, meditasyon ve kişisel gelişim dünyası 1 erkeğe 10 kadının düştüğü mini sultanlıklar. Sadakat, söz verme, söz tutma gibi konularda yeterli olgunluğa erişmemiş, cinsel enerjisininin kölesi durumundan henüz sıyrılamamış erkekler için bir cennet aslında. Çünkü bir o kadar da kendi kıymetini bilmeyen, sınır çizmekten bihaber kafası karışık kadın var orada. Bir ilişkinin  yüzde elli sorumluluğu erkekte ise diğer yüzde ellisi de kadında. “Ay vallahi ben sevmekten başka bir şey etmiyorum, o hep benim kalbimi kırıyor” diyen taraf da hiç bir şey yapmayarak kalp kırıklığına meydan verdiği için karşısındaki kadar sorumludur ilişkinin geldiği noktadan."

(yazı www.derki.com'da yayınlanmış, başlığı :Spiritüel Erkekler: Maneviyatta dahi Ataerkiller)

* Uzun zamandır herkesin öve öve bitiremediği mahallenin meşhur vejetaryen cafesini merak ediyordum.  Sonunda yakın bi arkadaşımla gidip denemeye karar verdik. Kabaktan spagetti, mercimekten hamburger köftesi, hurmadan cheesecake yapıyorlar. Başta cazip ve orjinal geldi. Ama yemeklerin tadına bakıp şöyle bir etraftaki masalara göz gezdirince içimden bir çığlık yükseldi: ama bunlar fake!.. Neden spagetti taklidi yapan kabak yer ki insan? Kabak yiyeceksen kabak yersin. Canın çok makarna isterse de gidip adam gibi yersin makarnanı. Ne gerek var ki taklitlere?.. Ve bebeğim şunu unutma ki taklitler asıllarını yaşatır!.. Yan masadaki bir teyze diğerlerine dönüp "çocuklar bişe dicem bunların hepsi tatsız yahu!" dediğinde derin bi ohh çektim. Ama masadakiler benimle aynı fikirde değildi tabii, çünkü kabul etmek kolay değil. Tabii şimdi nasıl etsinler, sonra demezler mi vayy biz ne salakmışız buraya gelip bu kadar da para verdik bu tatsız şeylere. Birileri bizimle dalga geçiyor orası net. Ve aynen "Kral Çıplak" masalında olduğu gibi böyle "trendy" şeyleri beğenmediğini söylemek her zaman o kadar kolay olmuyor. 

* Yeni bir moda da "şekerim ben şekeri bıraktım" görgüsüzlüğü. Bıraktın da bana mı bıraktın? Bana ne?.. Yani konu gelir, sorarız, merak ederiz e hadi anlat o zaman. Ama atomda daha önce kimsenin keşfedemediği yeni bir parçacık bulmuş gibi gelip anlatma yahu. Bu arada bu bırakma işi sonuna kadar desteklediğim ve kendi hayatımda da sürdürmeye çalıştığım bir şey. Ama yine de görgüsüzlük boyutuna ulaşması için yeterli sebep değil bunlar. Konuyla ilgilenenler için "that sugar film" adlı eğlenceli belgeseli şiddetle tavsiye ederim.





19 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Anneanne Olarak Ben (!)(?)


Kocaman ahşap bir masanın etrafında 4 kız oturmuşuz.
Bi yandan latteleri espressoları yudumlayıp diğer yandan
kişibaşı 50 kaloriye tekabül eden
1 porsiyon light(!) kekten çatallıyoruz.

Tam o sırada
"Benim anneannem bahçesindeki erikleri kurutur,
sonra onlarla tatlı ekşi kek yapardı" dedi biri.

"Benim anneannem de evde nar ekşisi kaynatır,
ekşi mayalı çöreklere katardı" dedi diğeri.

"Benimki yaz kış konserveler hazırlardı özel tarifiyle"
"Benimki koltuklarına kılıflar dikerdi"
"Benimki bize öyle tarz elbiseler dikerdi ki herkes
gelip nereden aldığımızı sorardı"

İşte böyle diye diye bi baktık bi saat sadece
anneannelerin özel tarifleri, butik tasarımları falan
konuşulmuş masada.

Sonra birimiz "acaba bizim torunlar bizi nasıl anlatırdı?" diye sorunca,
oturup kendi listemizi hazırladık:

* " Benim anneannem hep ikea'dan mobilya alırdı"
    "aa bizimki de"

* "Benim anneannem migros'tan çok güzel kahvaltılıklar alırdı"
    "aa bizimki de"

* "Benim anneannem çok güzel pizza sipariş ederdi"
   "aa bizimki de"

* "Benim anneannem tavuklu sezar salata yerdi"
    "aa bizimki de"

* "Benim anneannem Mango ve Zara indirim günlerini zinhar kaçırmazdı."
   "aa bizimki de"

* "Benim anneannem çok sıkı kardiyo yapar, üstüne pilates ve yogaya da giderdi"
    "aa bizimki de"

* "Benimki bir de üzerine Zumba dersine giderdi"
   "aa bizimki de"

* "Benim anneannemin bir GAP sweatshirtü vardı ayy üstünden çıkarmazdı bir de yırtık kot giyerdi"
    "aa bizimkinin de"

* "Benim anneannem o zamanlar Teoman dinler üstüne bir de Arctic Monkeys patlatırdı"
    "aa bizimki de"


İşte böyle aşırı sıkıcı bir anneanne listesi çıkardık.
Hepsi birbirinin aynısı.
Sıkıcı..
En iyisi,
anneanne olmamak..
evet.



14 Haziran 2017 Çarşamba

Merak


Tüm hayatın tek bir şeyin cezasını çekmek 
üzere dizayn edilmiş olsaydı eğer..
Bu, neyin cezası olurdu?..

***

Peki tam tersinden düşünsek mesela..
Başka bir boyutta öyle bir şey yapmışsın ki,
ödül olarak buraya gönderilmişsin diyelim.
Ne yapmıştın acaba?..

***

Sana bir görünmezlik pelerini versem..
Üstüne giyince hiç görünmesen..
İlk nereye gitmek isterdin?

***

Şimdi de görünmez hassas kulaklıkların olsa..
Hangi konuşmaları dinlemek isterdin?
Ya da şöyle sorsam:
Bunu gerçekten ister miydin?..

***

Zaman Makinesi bileti hediye etsem sana..
Tek seferlik gidiş dönüş bileti.
Hangi an'a dönmek isterdin?
Bir şey değiştirir miydin?
Peki..
Sonra geri dönmek ister miydin?..

***

Zilin çalmasını beklemeden
sabırsızca
sınıftan dışarı çıkıp
neye koşmak isterdin?..

***

Sadece merak ettim.




11 Haziran 2017 Pazar

Pazar Notları


* "Gecenin İkna Gücü" diye bir şey var.. Yastığa başını koymadan az evvel kesin karar verdiğin şey sabah uyandığında uçup gitmiş oluyor mesela. Nasıl da gaza gelmiştin di mi.. Peki o zaman sabah uyandığında o yumuş yumuş halin nedir ki?.. İşte bunlar hep gece, hem üstüne uyumak.. Başka bi boyuta gidip ikna olup gönderilmek.. Ve, bunların hepsi güzel şeyler. Hangi gazdan hayır gelmiş ki zaten?..

* Geçen gün hoşlandığı kıza mesaj atmak isteyen bi arkadaşıma "ne yazarsan ya da aman sakın emoji kullanma!" derken yakaladım kendimi. Ben emoji kullanıyorum ve hatta seviyorum. Peki neden böyle bi ayrımcılık yapıyorum ki?..Bilemedim. Meğer ben ne ayrımcı bi insanmışım! Kınıyorum kendimi şu an.. Ama yine de erkekte emojiye hayır diyor bi tarafım ısrarla. Hay bin kunduz!

* Bu aralar monotonluk seviyorum. Biraz komik olucak ama monotonluk hayatıma renk katıyor diyebilirim. Sporda bile.. Öyle eğlenceli zıplamalı grup derslerinden uzak duruyorum. 50 dakika düz kardiyo yapıyorum bi süredir. Başlangıç belli bitiş belli akış belli.. Hatta dinlediğim şarkılar da öyle. Evde de mesela gündelik işler yapmak.. Özellikle Tshirt ütülemek favorim.. Ütü masası açılır, ütü fişe takılır, sıcak olmasın diye pencere açılır, ve bir yandan da çok kafa yormayacak bir video açıldıktan sonra ütüye başlanır. Sanırım buharın etkisinden olacak, ütü yaptıktan sonra içimde bir huzur bir mutluluk bir derin nefes alma halleri.. 

* Spor demişken, bu konuda en dikkat ettiğim şey Teyze Saatine yakalanmadan erkenden sporu halletmek. Çocukları, kocayı evden yolladıktan sonra spor salonuna doluşan teyzeler bütün havayı bi anda değiştiriyor. İltifat ederken laf sokanı mı dersin, oğluyla tanıştırmak için ısrar eden mi.. İşte bunlar hep tehlike hep! Bu yüzden sabah 9'u geçirmemek şart!

* Evde, dolapta, çekmecede hiçbir yerde fazladan gereksiz tek bir eşya bile bulundurmam. Düzenli olarak temizlerim ayıklarım. Ama bazen 6 ay önce attığım bir şey geliyor aklıma lazım oluyor ya işte o an böyle bi tuhaf oluyorum. "Yani ne gerek vardı ki öyle her şeyi atmaya" derken bi anda o şeyin 6 aydan uzun bi zamandır aklıma bile gelmediğini fark ediyorum ve "olsun ya doğru karar vermişim" diyorum. Ama yine de kendime not: bundan sonra atmadan önce 2 kere düşünücem evet.

* Geçen hafta bi gün okuldan çıktım. Teşvikiye'den yürümeye başladım. Tam Beşiktaş çarşıya ulaştım ki bi baktım telefonu okulda unutmuşum!.. Nasılsa sabah yine okula gidicem diye dönüp almaya üşendim. Akşam da bi arkadaşımla Bebek'te buluşacaktık. Benimle yürüyen arkadaşımın telefonunu alıp o buluşacağım arkadaşımın iş telefonunu buldum internetten. Sonra aradım ama yerinde yoktu. Ofisteki başka bi arkadaşından "Raselin seni Bebek Parkı'nda bekleyecek" diye bir mesaj atmasını rica ettim. 6 gibi parktaydım. Dolandım belki erken gelmiştir diye ama yok. Bi ağacın altına oturdum. Sonra sahil tarafını dolandım. Saatim de olmadığı için arada iskeleye gidip ordan saati kontrol ettim. Saat 7 buçuk oldu ne gelen var ne giden!.. Çok dakiktir kesin bişe oldu bana haber veremedi diye düşünmeye başladım. Annem ve babam dışında hiçbir numarayı da ezbere bilmiyorum. Kardeşimin de telefonu geçen sene değişti ondan bilmiyorum. Ama ona bu sene içinde mobilden para transferi yapmıştım telefon numarasını girerek. Bunun üstüne çalıştım. Konsantre oldum. Rakamlar uçuştu ve yarım saat içinde numarayı buldum! Hemen bi cafeye girip garsondan telefonunu rica ettim ve kardeşimi aradım. Buluşacağım arkadaşımın numarasını aldım ve arkadaşımı aradım. Meğer o da 2 saattir Bebek'teymiş. Aynı filmlerdeki gibi aynı yerlerde dönüp durmuşuz ama birbirimizi bulamamışız! Skandal! Neyse bu iyi bir ders oldu: 1) Tüm yakınlarımın telefon numaralarını bi kağıda yazıp cüzdanıma koydum. Fotoğrafını çekip mailime de attım ne olur ne olmaz. 2) Bundan sonra böyle bişe olursa kesin adres göstericem cafe, starbucks falan. Bebek Parkı nedir yaa dön dolaş 2 saat arkadaşınla karşılaşma!

* Ders çıkışı bi akşam arkadaşlarla toplandık. Yemek, kahve, sohbet falan derken 11 gibi kalktık. Bi baktım anahtarım yok. Ama eve de girmek zorundayım ertesi gün okul için hazırlık falan filan.. Apartman görevlimizden rica ettim bi çilingir çağırdık. Kapının kilidi de ne kadar sağlamsa artık tüm yöntemleri denedikten 45 dakika sonra ancak kapıyı matkapla delerek eve girebildik. Anahtarı evde unuttuğum için kendime sözler döşenirken bi an durdum "hayır yaa kendime yüklenmicem buradaki ders ne ona bakalım" dedim. Muhtemelen çanta değiştirirken arada kaynadı anahtarım. Sonraki gün hemen gidip 5 tane yedek anahtar yaptırdım. Tüm çantalarıma, cüzdanıma ve hatta spor çantama da bi yedek koydum. Şıngır şıngır geziyorum şimdi. Çünkü normalde taşıdığım anahtar, o çantaya ait yedek anahtar ve cüzdanımdaki anahtar derken üstümde hep en az 3 takımla dolaşıyorum. Ama o şıngır şıngır sesleri her duyduğumda bi huzur bi güven.. nasıl bi evdeymiş hissi geliyor anlatamam..

* Bir de spordan önce ve sonra zamansızlıktan hiçbir şey yiyemeyip aç kalma tecrübelerimden sonra kendime bundan da bi ders çıkarmayı görev bilerek sürekli çantamda fındık fıstık ve türevlerini taşımak gibi bir huy edindim.  Yani telefon listem, şıngır şıngır anahtarlarım ve bilimum fındık fıstıklarımla adeta yenilmez durdurulamaz bir She - Ra gücündeyim. Çok şükür tüm aldığım derslere!



7 Haziran 2017 Çarşamba

Jung, Fahişe, Ego ve Diğerleri


Hani Sezen'in bi şarkısı var, 
"..hemen git radyoyu aç bi şarkı tut ya da bi kitap oku mutlaka iyi geliyor"
diye sözleri..

Gerçekten de eğer biraz karanlıkta kaldıysan,
çok şey var 
aydınlığa çıkmana yardımcı..

Müzik dinle, yürüyüş yap,
kurabiye yap, gökyüzüne bak,
bol köpüklü bi kahve iç..
Biri iyi gelir illa ki..

Ama bazen karanlık daha siyah olur sanki.
İşte o zaman tüm bunların yanında,
bana bir adam eşlik eder:

Eğitimler, kitaplar, terapistler,
hocalar, arkadaşlar, kahveler..
Hepsine eyvallah.
Ama işte bir küçük kara delik var ki,
Jung amca tek çare..

Çünkü sen karanlıktan kaçmaya çalışırken,
"Kal" diyor.
"Karanlığına dön bir bak"
"En güneşli gün bile olsa,
kendi gölgende ara cevapları" diyor.

Ve son bir yılda,
en çok da "Fahişe Arketipi
el uzatıyor bana.

Hepimizin içindeki temel arketiplerden biri
olan Fahişe Arketipi,
yaşamda elde etmek istediğimiz para, kariyer, makam gibi
maddi şeyler karşılığında hangi kişisel
değerlerimizden feragat ettiğimizle ilgilidir.
Adından ilk anlaşıldığı gibi,
para karşılığı bedenini satmak değil,
yetenek, zaman, zihin ve hatta kişisel değerleri 
de satışa sunmaktır.
Yani, işin nasılıyla ilgilenmez,
sonuçta elde ettiğine odaklanır.

Bunları bilmek, öğrenmek güzel de..
Bi kere bulaştın mı bu işe geri dönüş yok.
Derinin altına çip takılmış gibi 
otomatik sorgulama ve kendini köşeye sıkıştırma
sistemi devreye giriyor sanki.

Benim cesaretim var, bununla yüzleşirim diyorsan eğer,
"Sadece para için sevmediğin bir şey mi yapıyorsun?
Kendini güvencede tutmak için aslında seni rahatsız edecek bir
işe imza mı atıyorsun?
Sosyal çevredeki imajın bozulmasın diye mi o adamla evli kalıyorsun?"
gibi soruları göze almak gerek.
Dedim ya, artık geri dönüşü yok.

Neyse,
cesaret edip bilimum sorularla da yüzleştikten sonra,
bi ferahlama, rahatlama akabinde
üzerindeki o görünmeyen
"satılık" ilanını da çekip indirebilmek çok güzel.

Sonrasında kısa bir süre için,
etrafa bakıp "ayy ne kadar da fahişe herkes" gibi
ego dalgalanmaları yaşayabilirsin.
Normaldir.
Sen de insansın.

Başka da bir yan etkisini görmedim.
Şiddetle tavsiye ederim.

Ve son olarak,
Seni çok seviyorum Carl!
iyi ki varsın,
iyi ki vardın..








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...