23 Haziran 2017 Cuma

Cuma Notları



* Herkesin bi hocası, ustası ya da gurusu mu var? Herkes bi gruba, derneğe, tarikate ait olma ihtiyacında mı?  Belli bir yaşa gelmiş, dışardan bakınca her türlü imkana sahip, iyi eğitimli zeki insanlar nasıl oluyor da böyle şeylerin peşinden sürükleniyorlar? Hayatlarındaki hangi boşluğu dolduruyorlar? Nasıl bu kadar körü körüne bağlı olabiliyorlar? Aklım almıyor. Ve bir süredir de yakın arkadaşlarımla bu konuları konuşuyoruz. Şahit olduğumuz ve duyduğumuz bazı hikayeler bu gündemi hep canlı tutuyor. Bi noktadan sonra kendimize bakıyoruz ve hatta korkuyoruz. Böyle adamlar kandırılıyorsa, beyinleri yıkanıyorsa neden bizim de başımıza gelmesin ki?.. Şanslıyız ki normal hayatta bizi zorlayan hiçbir şeyi beğenmeyen şımarık ve aşırı şüpheci bir yanımız bu konularda bize doğal koruma kalkanı oluşturuyor. Ama insanın hayretleri şaşıyor ya.. 

* Hani birilerine defalarca anlatmaya çalıştığın, ikna etmekte zorlandığın bazı şeyler vardır.. Sonra bi bakarsın biri aynılarını düşünmüş bi de üstüne yazıya dökmüş. İşte o an içime koskocaman bir aydınlanma geliyor. Aynen Defne Suman'ın bu yazısında yazdığı gibi.. Özellikle de bu kısmı pek bi beğendim:

"Ne de olsa yoga, meditasyon ve kişisel gelişim dünyası 1 erkeğe 10 kadının düştüğü mini sultanlıklar. Sadakat, söz verme, söz tutma gibi konularda yeterli olgunluğa erişmemiş, cinsel enerjisininin kölesi durumundan henüz sıyrılamamış erkekler için bir cennet aslında. Çünkü bir o kadar da kendi kıymetini bilmeyen, sınır çizmekten bihaber kafası karışık kadın var orada. Bir ilişkinin  yüzde elli sorumluluğu erkekte ise diğer yüzde ellisi de kadında. “Ay vallahi ben sevmekten başka bir şey etmiyorum, o hep benim kalbimi kırıyor” diyen taraf da hiç bir şey yapmayarak kalp kırıklığına meydan verdiği için karşısındaki kadar sorumludur ilişkinin geldiği noktadan."

(yazı www.derki.com'da yayınlanmış, başlığı :Spiritüel Erkekler: Maneviyatta dahi Ataerkiller)

* Uzun zamandır herkesin öve öve bitiremediği mahallenin meşhur vejetaryen cafesini merak ediyordum.  Sonunda yakın bi arkadaşımla gidip denemeye karar verdik. Kabaktan spagetti, mercimekten hamburger köftesi, hurmadan cheesecake yapıyorlar. Başta cazip ve orjinal geldi. Ama yemeklerin tadına bakıp şöyle bir etraftaki masalara göz gezdirince içimden bir çığlık yükseldi: ama bunlar fake!.. Neden spagetti taklidi yapan kabak yer ki insan? Kabak yiyeceksen kabak yersin. Canın çok makarna isterse de gidip adam gibi yersin makarnanı. Ne gerek var ki taklitlere?.. Ve bebeğim şunu unutma ki taklitler asıllarını yaşatır!.. Yan masadaki bir teyze diğerlerine dönüp "çocuklar bişe dicem bunların hepsi tatsız yahu!" dediğinde derin bi ohh çektim. Ama masadakiler benimle aynı fikirde değildi tabii, çünkü kabul etmek kolay değil. Tabii şimdi nasıl etsinler, sonra demezler mi vayy biz ne salakmışız buraya gelip bu kadar da para verdik bu tatsız şeylere. Birileri bizimle dalga geçiyor orası net. Ve aynen "Kral Çıplak" masalında olduğu gibi böyle "trendy" şeyleri beğenmediğini söylemek her zaman o kadar kolay olmuyor. 

* Yeni bir moda da "şekerim ben şekeri bıraktım" görgüsüzlüğü. Bıraktın da bana mı bıraktın? Bana ne?.. Yani konu gelir, sorarız, merak ederiz e hadi anlat o zaman. Ama atomda daha önce kimsenin keşfedemediği yeni bir parçacık bulmuş gibi gelip anlatma yahu. Bu arada bu bırakma işi sonuna kadar desteklediğim ve kendi hayatımda da sürdürmeye çalıştığım bir şey. Ama yine de görgüsüzlük boyutuna ulaşması için yeterli sebep değil bunlar. Konuyla ilgilenenler için "that sugar film" adlı eğlenceli belgeseli şiddetle tavsiye ederim.





19 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Anneanne Olarak Ben (!)(?)


Kocaman ahşap bir masanın etrafında 4 kız oturmuşuz.
Bi yandan latteleri espressoları yudumlayıp diğer yandan
kişibaşı 50 kaloriye tekabül eden
1 porsiyon light(!) kekten çatallıyoruz.

Tam o sırada
"Benim anneannem bahçesindeki erikleri kurutur,
sonra onlarla tatlı ekşi kek yapardı" dedi biri.

"Benim anneannem de evde nar ekşisi kaynatır,
ekşi mayalı çöreklere katardı" dedi diğeri.

"Benimki yaz kış konserveler hazırlardı özel tarifiyle"
"Benimki koltuklarına kılıflar dikerdi"
"Benimki bize öyle tarz elbiseler dikerdi ki herkes
gelip nereden aldığımızı sorardı"

İşte böyle diye diye bi baktık bi saat sadece
anneannelerin özel tarifleri, butik tasarımları falan
konuşulmuş masada.

Sonra birimiz "acaba bizim torunlar bizi nasıl anlatırdı?" diye sorunca,
oturup kendi listemizi hazırladık:

* " Benim anneannem hep ikea'dan mobilya alırdı"
    "aa bizimki de"

* "Benim anneannem migros'tan çok güzel kahvaltılıklar alırdı"
    "aa bizimki de"

* "Benim anneannem çok güzel pizza sipariş ederdi"
   "aa bizimki de"

* "Benim anneannem tavuklu sezar salata yerdi"
    "aa bizimki de"

* "Benim anneannem Mango ve Zara indirim günlerini zinhar kaçırmazdı."
   "aa bizimki de"

* "Benim anneannem çok sıkı kardiyo yapar, üstüne pilates ve yogaya da giderdi"
    "aa bizimki de"

* "Benimki bir de üzerine Zumba dersine giderdi"
   "aa bizimki de"

* "Benim anneannemin bir GAP sweatshirtü vardı ayy üstünden çıkarmazdı bir de yırtık kot giyerdi"
    "aa bizimkinin de"

* "Benim anneannem o zamanlar Teoman dinler üstüne bir de Arctic Monkeys patlatırdı"
    "aa bizimki de"


İşte böyle aşırı sıkıcı bir anneanne listesi çıkardık.
Hepsi birbirinin aynısı.
Sıkıcı..
En iyisi,
anneanne olmamak..
evet.



14 Haziran 2017 Çarşamba

Merak


Tüm hayatın tek bir şeyin cezasını çekmek 
üzere dizayn edilmiş olsaydı eğer..
Bu, neyin cezası olurdu?..

***

Peki tam tersinden düşünsek mesela..
Başka bir boyutta öyle bir şey yapmışsın ki,
ödül olarak buraya gönderilmişsin diyelim.
Ne yapmıştın acaba?..

***

Sana bir görünmezlik pelerini versem..
Üstüne giyince hiç görünmesen..
İlk nereye gitmek isterdin?

***

Şimdi de görünmez hassas kulaklıkların olsa..
Hangi konuşmaları dinlemek isterdin?
Ya da şöyle sorsam:
Bunu gerçekten ister miydin?..

***

Zaman Makinesi bileti hediye etsem sana..
Tek seferlik gidiş dönüş bileti.
Hangi an'a dönmek isterdin?
Bir şey değiştirir miydin?
Peki..
Sonra geri dönmek ister miydin?..

***

Zilin çalmasını beklemeden
sabırsızca
sınıftan dışarı çıkıp
neye koşmak isterdin?..

***

Sadece merak ettim.




11 Haziran 2017 Pazar

Pazar Notları


* "Gecenin İkna Gücü" diye bir şey var.. Yastığa başını koymadan az evvel kesin karar verdiğin şey sabah uyandığında uçup gitmiş oluyor mesela. Nasıl da gaza gelmiştin di mi.. Peki o zaman sabah uyandığında o yumuş yumuş halin nedir ki?.. İşte bunlar hep gece, hem üstüne uyumak.. Başka bi boyuta gidip ikna olup gönderilmek.. Ve, bunların hepsi güzel şeyler. Hangi gazdan hayır gelmiş ki zaten?..

* Geçen gün hoşlandığı kıza mesaj atmak isteyen bi arkadaşıma "ne yazarsan ya da aman sakın emoji kullanma!" derken yakaladım kendimi. Ben emoji kullanıyorum ve hatta seviyorum. Peki neden böyle bi ayrımcılık yapıyorum ki?..Bilemedim. Meğer ben ne ayrımcı bi insanmışım! Kınıyorum kendimi şu an.. Ama yine de erkekte emojiye hayır diyor bi tarafım ısrarla. Hay bin kunduz!

* Bu aralar monotonluk seviyorum. Biraz komik olucak ama monotonluk hayatıma renk katıyor diyebilirim. Sporda bile.. Öyle eğlenceli zıplamalı grup derslerinden uzak duruyorum. 50 dakika düz kardiyo yapıyorum bi süredir. Başlangıç belli bitiş belli akış belli.. Hatta dinlediğim şarkılar da öyle. Evde de mesela gündelik işler yapmak.. Özellikle Tshirt ütülemek favorim.. Ütü masası açılır, ütü fişe takılır, sıcak olmasın diye pencere açılır, ve bir yandan da çok kafa yormayacak bir video açıldıktan sonra ütüye başlanır. Sanırım buharın etkisinden olacak, ütü yaptıktan sonra içimde bir huzur bir mutluluk bir derin nefes alma halleri.. 

* Spor demişken, bu konuda en dikkat ettiğim şey Teyze Saatine yakalanmadan erkenden sporu halletmek. Çocukları, kocayı evden yolladıktan sonra spor salonuna doluşan teyzeler bütün havayı bi anda değiştiriyor. İltifat ederken laf sokanı mı dersin, oğluyla tanıştırmak için ısrar eden mi.. İşte bunlar hep tehlike hep! Bu yüzden sabah 9'u geçirmemek şart!

* Evde, dolapta, çekmecede hiçbir yerde fazladan gereksiz tek bir eşya bile bulundurmam. Düzenli olarak temizlerim ayıklarım. Ama bazen 6 ay önce attığım bir şey geliyor aklıma lazım oluyor ya işte o an böyle bi tuhaf oluyorum. "Yani ne gerek vardı ki öyle her şeyi atmaya" derken bi anda o şeyin 6 aydan uzun bi zamandır aklıma bile gelmediğini fark ediyorum ve "olsun ya doğru karar vermişim" diyorum. Ama yine de kendime not: bundan sonra atmadan önce 2 kere düşünücem evet.

* Geçen hafta bi gün okuldan çıktım. Teşvikiye'den yürümeye başladım. Tam Beşiktaş çarşıya ulaştım ki bi baktım telefonu okulda unutmuşum!.. Nasılsa sabah yine okula gidicem diye dönüp almaya üşendim. Akşam da bi arkadaşımla Bebek'te buluşacaktık. Benimle yürüyen arkadaşımın telefonunu alıp o buluşacağım arkadaşımın iş telefonunu buldum internetten. Sonra aradım ama yerinde yoktu. Ofisteki başka bi arkadaşından "Raselin seni Bebek Parkı'nda bekleyecek" diye bir mesaj atmasını rica ettim. 6 gibi parktaydım. Dolandım belki erken gelmiştir diye ama yok. Bi ağacın altına oturdum. Sonra sahil tarafını dolandım. Saatim de olmadığı için arada iskeleye gidip ordan saati kontrol ettim. Saat 7 buçuk oldu ne gelen var ne giden!.. Çok dakiktir kesin bişe oldu bana haber veremedi diye düşünmeye başladım. Annem ve babam dışında hiçbir numarayı da ezbere bilmiyorum. Kardeşimin de telefonu geçen sene değişti ondan bilmiyorum. Ama ona bu sene içinde mobilden para transferi yapmıştım telefon numarasını girerek. Bunun üstüne çalıştım. Konsantre oldum. Rakamlar uçuştu ve yarım saat içinde numarayı buldum! Hemen bi cafeye girip garsondan telefonunu rica ettim ve kardeşimi aradım. Buluşacağım arkadaşımın numarasını aldım ve arkadaşımı aradım. Meğer o da 2 saattir Bebek'teymiş. Aynı filmlerdeki gibi aynı yerlerde dönüp durmuşuz ama birbirimizi bulamamışız! Skandal! Neyse bu iyi bir ders oldu: 1) Tüm yakınlarımın telefon numaralarını bi kağıda yazıp cüzdanıma koydum. Fotoğrafını çekip mailime de attım ne olur ne olmaz. 2) Bundan sonra böyle bişe olursa kesin adres göstericem cafe, starbucks falan. Bebek Parkı nedir yaa dön dolaş 2 saat arkadaşınla karşılaşma!

* Ders çıkışı bi akşam arkadaşlarla toplandık. Yemek, kahve, sohbet falan derken 11 gibi kalktık. Bi baktım anahtarım yok. Ama eve de girmek zorundayım ertesi gün okul için hazırlık falan filan.. Apartman görevlimizden rica ettim bi çilingir çağırdık. Kapının kilidi de ne kadar sağlamsa artık tüm yöntemleri denedikten 45 dakika sonra ancak kapıyı matkapla delerek eve girebildik. Anahtarı evde unuttuğum için kendime sözler döşenirken bi an durdum "hayır yaa kendime yüklenmicem buradaki ders ne ona bakalım" dedim. Muhtemelen çanta değiştirirken arada kaynadı anahtarım. Sonraki gün hemen gidip 5 tane yedek anahtar yaptırdım. Tüm çantalarıma, cüzdanıma ve hatta spor çantama da bi yedek koydum. Şıngır şıngır geziyorum şimdi. Çünkü normalde taşıdığım anahtar, o çantaya ait yedek anahtar ve cüzdanımdaki anahtar derken üstümde hep en az 3 takımla dolaşıyorum. Ama o şıngır şıngır sesleri her duyduğumda bi huzur bi güven.. nasıl bi evdeymiş hissi geliyor anlatamam..

* Bir de spordan önce ve sonra zamansızlıktan hiçbir şey yiyemeyip aç kalma tecrübelerimden sonra kendime bundan da bi ders çıkarmayı görev bilerek sürekli çantamda fındık fıstık ve türevlerini taşımak gibi bir huy edindim.  Yani telefon listem, şıngır şıngır anahtarlarım ve bilimum fındık fıstıklarımla adeta yenilmez durdurulamaz bir She - Ra gücündeyim. Çok şükür tüm aldığım derslere!



7 Haziran 2017 Çarşamba

Jung, Fahişe, Ego ve Diğerleri


Hani Sezen'in bi şarkısı var, 
"..hemen git radyoyu aç bi şarkı tut ya da bi kitap oku mutlaka iyi geliyor"
diye sözleri..

Gerçekten de eğer biraz karanlıkta kaldıysan,
çok şey var 
aydınlığa çıkmana yardımcı..

Müzik dinle, yürüyüş yap,
kurabiye yap, gökyüzüne bak,
bol köpüklü bi kahve iç..
Biri iyi gelir illa ki..

Ama bazen karanlık daha siyah olur sanki.
İşte o zaman tüm bunların yanında,
bana bir adam eşlik eder:

Eğitimler, kitaplar, terapistler,
hocalar, arkadaşlar, kahveler..
Hepsine eyvallah.
Ama işte bir küçük kara delik var ki,
Jung amca tek çare..

Çünkü sen karanlıktan kaçmaya çalışırken,
"Kal" diyor.
"Karanlığına dön bir bak"
"En güneşli gün bile olsa,
kendi gölgende ara cevapları" diyor.

Ve son bir yılda,
en çok da "Fahişe Arketipi
el uzatıyor bana.

Hepimizin içindeki temel arketiplerden biri
olan Fahişe Arketipi,
yaşamda elde etmek istediğimiz para, kariyer, makam gibi
maddi şeyler karşılığında hangi kişisel
değerlerimizden feragat ettiğimizle ilgilidir.
Adından ilk anlaşıldığı gibi,
para karşılığı bedenini satmak değil,
yetenek, zaman, zihin ve hatta kişisel değerleri 
de satışa sunmaktır.
Yani, işin nasılıyla ilgilenmez,
sonuçta elde ettiğine odaklanır.

Bunları bilmek, öğrenmek güzel de..
Bi kere bulaştın mı bu işe geri dönüş yok.
Derinin altına çip takılmış gibi 
otomatik sorgulama ve kendini köşeye sıkıştırma
sistemi devreye giriyor sanki.

Benim cesaretim var, bununla yüzleşirim diyorsan eğer,
"Sadece para için sevmediğin bir şey mi yapıyorsun?
Kendini güvencede tutmak için aslında seni rahatsız edecek bir
işe imza mı atıyorsun?
Sosyal çevredeki imajın bozulmasın diye mi o adamla evli kalıyorsun?"
gibi soruları göze almak gerek.
Dedim ya, artık geri dönüşü yok.

Neyse,
cesaret edip bilimum sorularla da yüzleştikten sonra,
bi ferahlama, rahatlama akabinde
üzerindeki o görünmeyen
"satılık" ilanını da çekip indirebilmek çok güzel.

Sonrasında kısa bir süre için,
etrafa bakıp "ayy ne kadar da fahişe herkes" gibi
ego dalgalanmaları yaşayabilirsin.
Normaldir.
Sen de insansın.

Başka da bir yan etkisini görmedim.
Şiddetle tavsiye ederim.

Ve son olarak,
Seni çok seviyorum Carl!
iyi ki varsın,
iyi ki vardın..








14 Mayıs 2017 Pazar

Vay Be!


Bazen,
"Vay be ne günlermiş!" demek için
o günlerin üzerinden yıllar geçmesine gerek yoktur.

10 gün önceki halini tanıyamazsın.
Şaşırırsın.
Nasıl olur da o sahnenin içindeki sen olabilirsin ki?

Şaşırma.
Bu hayattaki her şey senin için.
Tüm sahneler senin.
Tüm olasılıklar da..

Hiçbir şeyi mahvetmiş değilsin.
ve aynı şekilde,
hiçbir şey dönülmez, telafi edilmez değil..

Saatler hiç "GEÇ"i göstermez aslında.
Belki,
bazen..
iç sesin "Geç Kaldık" diyebilir.

ve sen,
"Hayır yok öyle bir şey"
diyecek gücü kendinde bulamayabilirsin.
Olabilir.

İnip çıkıyoruz.
Bazen de inip bekliyoruz.
Uzatılan iplere yüz çeviriyoruz.
Her ne kadar "ANORMAL"ler 
çevirse de her bir yanını,
aslında,
her şey normal..

Haddimi aşmış olmazsam eğer,
tam o noktada araya girmek isterim.
Belki sert çıkmaya gücün yoktur ama,
"Tamam o zaman gel sevdiğin bir şey yapalım!"
diyebilirsin.

ve belki,
biraz egzersiz,
biraz sağlıklı yemek,
biraz komik film,
iyi gelir.

Biliyorum biraz klişe..
Ama,
kendine iyi bakınca,
güzel davranınca,
özen gösterince,
"çıkmak" çok daha kolay.

ve en güzeli de,
onca olan bitenden sonra,
kendi dağının tepesine çıkıp,
"Vay be!" demek..

***
Bu yazının sonuna bu sefer müzik yerine bu videoyu eklemek istedim.
Herkesin bilmesi gereken önemli bilgiler içeriyor.
Ne olur ne olmaz linkini de veriyim :)

7 Mayıs 2017 Pazar

Koma, Kupa, Poker ve Diğerleri


* "Ben komaya girsem sonra uyandığımda her şey bitmiş olsa" dedim... Yüzüme şöyle bir baktı. "Yorulduysan mola verelim ama durma şansımız yok" dedi. Yaklaşık bir buçuk saattir hızlı adımlarla 9 kilometre yürüdüğümüzden sanırım, önümdeki yollar gözümde büyüdü. 4 ay sanki 40 yıl gibi geldi.. Öyle ki varacağım noktayı bile unuttum. 5 dakika ayakta mola verdikten sonra yürümeye devam ettik. Sonra dedim ki "Bu koma sakat iş, hem zaten ben sonra merak ederim ne oldu ne bitti diye kafayı yerim en iyisi içinde olmak"..Koşmaya başladı, ben de arkasından..

* İkinci şans diye bir şey var. İstemek, sahip çıkmak, hakkını vermek gerek.. Peki ya yüz bilmem kaçıncı şansa inanır mısın?.. Ben çok inandım ki dün ellerimi kalbimin önünde birleştirip istedim. "Biliyorum..önceki yüz bilmem kaçını mahvettim. Beynime rezil oldum ama lütfen bana bir şans daha ver." dedim. Cevap gelmesini beklemeden "Sen bu şansı ver gerisini bana bırak" diye ekledim. Panjurları perdeleri kapatıp zifiri karanlık odada bekledim. Karşıma geçip cevap verecekti ki tekrar lafa girdim "Sakın bu sefer ölürüm diye korkma, söz ben seni yeniden doğururum!".. 

* Geçen gün kitaplığımın tozunu alırken kupalarımı da bir gözden geçirdim. "Yılın Drama Oyuncusu", "Yılın Dramadan U Dönüş Bilirkişisi" ve "Yılın Gemi Yakanı" kupalarımı yan yana koydum ve fark ettim ki bir kupalık daha yer var.. O zaman buraya bir "Yılın Vazgeçmeyeni" kupası yakışır dedim. Ayrıca önümüzdeki sene düzenlenecek "Integrity" ödüllerine de başvuru yapmaya karar verdim. 

* Geçtiğimiz haftaki "Poker Surat" performansımı eğer gerçek bir poker masasında sergileseydim masa dahil her şeyi alıp çıkmıştım. Gerçi poker de bilmem ki.. Neyse, zaten haftanın sonunda dayanamayıp "yaa aslında öyle böyle şöyle" diyerek döküldüğüm için sayılmaz. Hayır madem performans yapıyorsun zirvede bırak di mi?..Yok ille de arka plan açıklanacak, belgeseli çekilir gibi tüm sahnelerin öncesi sonrası verilecek cak cuk cek!

* Küçükken bir filmde acılı ya da korkulu bir sahne gösem bir nefes alıp sesli şekide "bu gerçek değil" derdim kendime. Sahnenin etkisi hemen geçerdi. Üstümde kırıntı kalmazdı. Hatta sahnenin acı/korku yoğunluğuna göre "Şimdi bunlar hem geçek değil hem de aslında bu oyuncular yönetmen falan hep arkadaş. Aslında çok eğleniyolar da bize göstermiyolar" diyerek hemen kendi kendime bir eğlenceli kamera arkası belgeseli de çekerdim. Bu sayede film bittikten sonra hiçbir sahnenin tozu kalmazdı üzerimde. Ve şimdi fark ediyorum ki "Bu gerçek değil" cümlesi hayatımdaki birçok sahne için de anahtarım olmuş. Ne zaman bir şeyin içine çok battığımı, kutunun içinde kapalı kaldığımı hissetsem hemen gözlerimi kapatıp "Bu gerçek değil" diyorum. Peki o zaman gerçek ne?.. İşte bunun cevabını ararken bi bakıyorum ki kutudan çıkmışım!

* O değil de kendimi iğrenç ötesi hissettiğim bir gün kuaförde sıra beklerken arkadaşıma dönüp "yemin ediyorum bugün ölürsem çirkinlikten ölücem bak sen de şahitsin yazarsın mezar taşıma" dedikten bir dakika sonra kuaförüm "yaa ben seni birine benzetiyodum bak buldum kim olduğunu!" diyerek bana telefonundaki bir fotoğrafı göstermek için uzattı. O an derin bir nefes alıp "işte şimdi resmen tescillenecek allah bilir beni kime benzetti bu halimle" diye iç geçirirken ayy bi baktım çok hoş bi kadın fotoğrafı!..Hay bin kunduz!..O kadar da iğrenç değilmişim yaa diyerek bi mutlu oldum. Tam o sırada arkadaşımla göz göze geldik. İnsanların önünde kelimelere dökemedi ama ben altyazıyı anladım "Manyaksın yemin ederim!" bakışını nerde görse tanırım ki!

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Zaman, Osman, Cimri Koç ve Diğerleri


Zamanla kavga ettiğim bir zamandı.. 
O geçip gidiyor, ben çaresizce olduğum yerde çakılı duruyormuşum hissi..
Bana dönüp "Zaman geçmiyor ki, sen onun içinden geçiyorsun" dedi.
O an durdu saatler.
Ben, akmaya başladım..


Çok uzun zamandır,
adeta hayatımın büyük sınavı olarak belirlediğim,
yapışıp kaldığım bir konu üzerine konuşuyorduk bir dostumla.
Konu o kadar derinleşti, dallandı budaklandı ki..
Ondan bahsederken en az 3 paragraflık konuşmak zorunda kaldığımı fark ettim.
"Adı Osman olsun mu?" dedim.
"Olsun" dedi.
Ayy bi rahatladık!
Artık Osman aşağı Osman yukarı derken 5 dakikada konular tamam!
Senden çok çektim ama,
yine de seni çok seviyorum Osman!
Sen olmasan,
Ben eksik kalırdım.
Yüzeyselin önde gideni olurdum.
Dünyaya sadece gelir, öyle bi bakınır, giderdim..
İyi ki varsın Osman!


Geçtiğimiz hafta koçluk eğitiminin 2. modülünü tamamladım.
Yıllardır içinde olduğum ve yaptığım bir şey ama resmi bir sertifikayla
taçlandırmak başka bi güzel oluyormuş :)
Neyse,
Ama malum Osman çok zamanımı aldığı için,
"Bana koçluk yapar mısın?" diye gelenlere
"Üzgünüm ama kapalıyız" demek zorunda kaldım.
Bi tanesi de bana
"Ne kadar da cimri bi koç oldun!" diye çıkıştı.
Haklı tabii..
Ama benim suçum yok ki.
İşte bunlar hep Osman hep!


17 Nisan 2017 Pazartesi

Home Office 101


Yaklaşık bir buçuk aydır çoğunlukla home office çalıştığım bir işim var. İki sene bankada çalıştıktan sonra bu sisteme geçmek benim için Mars'tan Venüs'e taşınmak gibi bir şey oldu. 

Daha önce danışmanlık şirketinde çalışırken haftada iki gün ofis dışından çalışıyordum. Yani aslında evden çalışma sisteminin yabancısı değilim. Yine de bu yeni işime ilk başladığımda biraz değişik geldi; sanırım iki senedir sabah 9 akşam 6 bankada çalıştığımdan bu geçiş tüm dengelerimi alt üst etti. İyi de etti :)

Bana göre iş hayatında edinilen tecrübenin en güzel yanı insana kendini daha yakından tanıma fırsatı sunması. Bu süreçte de kendimi yeniden keşfettim diyebilirim. "Esneklik" benim en vazgeçilmez değerimmiş mesela.. İki sene önce bana "Değerlerin nedir?" diye sorsanız ilk üçe bile girmezdi. İş yoğunluğu, zor insanlar, deadline stresi falan umrumda değilmiş ama belli bir saat aralığında bir masa başında olma zorunluluğu ruhuma harakiri yapmak gibi bir şeymiş..

Tüm bunları keşfetmek biraz zamanımı aldı ama fark ettikten sonra "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" hissiyle yola çıkmaya karar verdim. Ve şimdi bu satırları evdeki mini ofisimden yazıyorum. 

* İlkokuldan beri sabah 5-8 aralığını kullanmayı çok severim. Okuduğumu en iyi anladığım, en değişik fikirleri bulduğum ve enerjimin en yüksek olduğu bu aralıkta çalışma şansım var artık. Kurumsal hayatta da bu saatler de çalışılmaz mı? Tabii ki çalışılır ama zaten 09:00-18:00 arasında bir masa başında olmak zorundaysan bir de bunun üstüne 05:00-08:00 aralığını eklemek hiç ekonomik olmuyor dostum.

* Üzerimde saat baskısı olmadığı için çok daha verimli çalışabiliyorum. Çünkü ekran başına geçip çalışmaya başlıyorsam "gerçekten" "sadece" "çalışıyorum". Masa başında zaman asla "boş yere" geçmiyor. 

* Ofiste çalışırken spor ve yoga için çok kısıtlı zaman aralıklarım vardı. Ya sabah çok erken ya da iş çıkışı gitmek zorundaydım. Sabah spor sonrası işe yetişme stresi ya da iş çıkışında tam 18:30'da başlayan yoga dersine yetişmeye çalışmak gerçekten zorluyordu beni. Şimdi sabah istediğim saatte spora gidebiliyorum. Günlük programıma göre de istediğim yoga derslerine girebiliyorum ve bu durum beni çok mutlu ediyor.

* Hayatımda "trafik" diye bir kavram yok artık. Ev dışında yapacağım toplantıları, buluşmaları her zaman trafik dışı saatlere ayarlıyorum. 

* Hafta sonu dışarı çıkmaktan hiç hoşlanmam. Her yer trafik, cafeler restoranlar ağzına kadar dolu, sahil desen çoluk çocuk.. Ama hafta içi sabahtan akşama kadar ofiste çalışınca geriye sadece hafta sonu kalıyordu. Şimdiyse hafta içi tüm cafeler, restoranlar, sahiller benim!.. Hafta sonları da evdeyim. Yani sosyallik açısından ters mesaiye geçiş yaptım diyebiliriz.

* İnternet olan her yerde çalışma imkanım var. Şimdilerde zaten internet olmayan hiçbir yer yok. Esnek çalışmak için mükemmel bir devirdeyiz evet!

* Tek başıma çalıştığım için kimse bölmüyor. Telefonlar çalmıyor. Daha rahat konsantre olabiliyorum. Ama tek başıma çalıştığım için yan masaya dönüp "yaa bi baksana benim ekrana" diyerek kimseden yardım alamıyorum. Gerçi çok da yardımlaşarak yapılacak bir işim yok. Yardıma ihtiyaç duyunca da teknoloji sayesinde skype, whatsapp, telefon artık hangisi uygunsa anında bağlantı kurabiliyoruz.

* İstediğim gibi giyinebiliyorum. En ciddi işleri tayt üstüne mickey'li tshirtümle yapabiliyorum. Burada dikkat ettiğim bir nokta var. Evet istediğim gibi giyiniyorum ama işin ucunu da kaçırmamak lazım, yani 24 saat pijamalarla da kalabilirsin ama kendi içinde bir disiplin olmalı bence. Sabah uyanınca üstünü değiştirmek yeni ofisimde çok aşırı önemli bir kural dikkat edelim lütfen!.. 

* Eğer belli bir düzen disiplin yoksa evden çalışmak 7/24 çalışmaya dönebilir dikkat!.. Ben günlük bir çalışma programı üzerinden ilerliyorum. Zaten elindeki işler bitmeden kafası rahat edemeyen bir tip olduğumdan bu konuda hiç zorlanmıyorum, işlerimi yaymadan sarkmadan tamamlıyorum. Ama dediğim gibi esneklik ucu açık bir kavram, dikkat etmek gerek. Haftada iki gün evden çalışma hakkı olan bir arkadaşım asla evden çalışmadığını söylediğinde "nasıl yaaa!" diye bir tepki vermiştim ama "evde o kadar dağılıyorum ki gece kendi evimde mesai yapmak zorunda kalıyorum" dediğinde hak vermiştim.

* Kendi işlerimi tamamen home office şeklinde yürütsem de ekibimizle ya da danışmanlık verdiğimiz şirketlerde yaptığımız toplantılar "ev - dışarı" ve "tek başına - ekip" dengelerimi korumama yardımcı oluyor. Böylece yeni insanlarla tanışıp, yeni projelerde yer alıp, ekip ruhumu koruyarak bir yandan da evde tek başına çalışma şansım oluyor.

* Organize olmak önemli çünkü izin verirsen evde ya da dışarda çok bölünürsün. Dağılmadan işleri yapmak bilinçli bir çaba gerektiriyor bazen. Ben kendimi biraz dağılmaya meyilli gördüğümde Pomodoro tekniğini kullanıyorum. Oldukça işe yarıyor. (Fotoğrafta görüldüğü üzere dağıldığımda resim çizmek gibi bir huyum var)

* Evin her yerinde çalışabilirsin ama imkan varsa bunun için ayrı bir oda olması çok daha iyi. Evde kullanmadığım küçük bir oda vardı, ben de onu mini ofisim yaptım. Bir masa bir sandalye şimdilik. Sandalyenin rahat olması önemli. İlk başta salondaki yemek masamın bir sandalyesini kullanıyordum ama bi baktım üzerinde yarım saatten fazla oturamıyorum. Sonra kendimi kanepede ya da yatağımın üzerinde buluyorum. Hemen ikea'ya acil bir iş gezisi yapıp üstünden hiç kalkmak istemeyeceğim bir sandalye buldum. Kendimden beklemediğim derecede bir ustalıkla sandalyeyi monte edip o hevesle oturup çalışmaya başladım. Evet ne diyorduk sandalye çok önemli :)

* Evden çalışan arkadaşlarım "dikkat et evden çalışmaya başlayınca sosyallik azalır" dediler. Ama bu bende ters tepti. Meğer benim ne kadar fazla freelancer arkadaşım varmış. Gün içinde bazı aralıkları denk getirip sık sık görüşüyoruz. Sabah boğazda yürüyüşten sonra uzun kahvaltı seanslarında dünyayı kurtarmasak da kendi dünyamızı mutlu ediyoruz. Bu arada fark ettim ki bazı arkadaşlarımda tuhaf bir şekilde "çalışmıyorum" algısı oluşmuş. "hadi gel şuraya gidelim" dediklerinde "işim var onu yetiştirmem lazım" şeklinde cevaplayınca "ne işi yeeaaaa!" diye haykırmalarının başka bir açıklaması olamaz di mi?..


Kings of Convenience dinlemediğim bir Home Office düşünülemezdi ;)

15 Nisan 2017 Cumartesi

Pati Naj, Eserek, Böğürtlen ve Diğerleri


* Bir kedim olsaydı adı "Pati Naj" olurdu. Bizi görenler "bir sahip bir kediye ancak bu kadar yakışır!" diye şaşırırken biz Pati Naj'la habire patinaj çekip dururduk. Yorulduğumuzda suyumuza iki damla limon damlatıp bulutlara bakardık. Ve ben derdim ki "Bi dahaki sefer söz daha iyi olacak"..ve o da bana "Boşver yeaaa kimin umrunda" altyazılı kısık bir bakış atardı.

* Fark ettim ki bazı süreler arasında ciddi ayrımcılık yapıyormuşum. Mesela 25 dakika benim için karizmatik ama 5 dakika ya da 10 dakika aşırı ezik duruyor. Sanki o sürelerde hiçbir iş halledilmez, yapılmazmış gibi.. Tam bunu düşünürken "zamanı genişletmek" diye bir şeyle tanıştım. Durmak, nefes almak, ve tek bir dakikayı bile geniş geniş yaşayabilmek mümkünmüş. 

* En sevdiğim düşüş "serbest düşüş" ve hatta serbestçe "havada asılı kalış" ve "düşmeyiş" ve de "yükselmeyiş"... Mış muş miş..

* "Senin uyumsal zekan çok düşük bir nevi geri zeka" dedi psikolog bir arkadaşım. "Madem öyle şimdi bu lafın üzerine çık tişikkir idirim cinimmm gibi bir şey beklemiyorsun di mi?" diye sordum. Kafasını iki yana salladı. Şaka bir yana, sonra bu uyum zekası üzerine uzun uzun konuştuk. Anladım ki bu konunun Transaksiyonel Analiz testlerinde "doğal çocuk" çıkmamla çok yakından alakası varmış. Neyse teknik konulara girmeyelim merak eden bi google etsin.

* Bir arkadaşta en sevdiğim şey "eserek".. Çünkü "eserekli"ler eser durur hiç sıkılmazsın. "Offf yaa ne yapsak bi içim sıkıldı" diyemezsin. 

* Kahveni nasıl içersin diye sorduğumda "sade ama içine bir şekerli" diye cevap veren bi tip var mesela.  Ama bunu espri olarak söylemiyor. Gerçekten sade pişmiş kahveye sonradan bir şeker atmakla az şekerli kahve içmek arasında ciddi fark olduğunu savunuyor. Dışarda da hep sade söylermiş sonra içine şeker karıştırırmış. Ne diyim saygı duydum eyvallah dedim attım şekeri.

* Bir konuda öğrenilmiş çaresizliğin dibine vurduğum bugünlerde bir kitapta "Böğürtlen lekesini en iyi böğürtlen yaprağı çıkarır. Dert dermanın yanı başında.." diye bir cümle okudum. Peki şimdi diyelim ki ben böğürtlenim, o zaman yaprak nerede?.. Sakın "içimizdeee" diye cevap verme bak hiç iyi olmaz!

* Ortada konuşulmayan bir şey varsa onun dışında konuşulan her şey yalandır. O yüzden gerçek olmak için bazen susmak gerekir. Konuşmaya, paylaşmaya, anlatmaya alışan için zor deneyim.. Ama yine de güzel. "Zor" kıymetlidir. Kendi mahzenlerine açılan kapının anahtarıdır. 

* Mark Twain demiş ki "O işin imkansız olduğunu bilmedikleri için başardılar.".. Peki Marko şimdi söyle bana, imkansız olduğunu düşünenler ne yapsın? Tanıdığın iyi bir hafıza silici var mı?.. 



14 Nisan 2017 Cuma

New York, Yağmur, Tekamül ve Diğerleri


Sana bu satırları New York'ta en sevdiğin köşeden yazıyorum. Bir yandan da sabahın 7sinde sokaktan geçenleri izleyip senin "zift gibi" dediğin kahvemden içiyorum..

Güneş doğmadan sokağa çıkıp yürüyüş yaptım. Sanki gökyüzüyle önceki gün anlaşma imzalamışız gibi yürüyüşümün 50. dakikasında yağmur bastırınca bu köşeye sığındım.

Şimdi İstanbul'da öğle yemeğinden sonra kahve içme zamanı..Yani senin için saatler "double espresso"yu gösteriyor!.. Sen bu saat farkı olayına oldum olası takılırsın biliyorum ve hatta bunları okurken "nası yaa şimdi biz 7 saat daha mı yaşlıyız?" diye sorduğundan da eminim.

Bu sabahki yağmura senin gözyaşın karışmış gibi hissettim. Hani kelebek etkisi misali..Sen İstanbul'da ağlamışsın, gözyaşların buharlaşıp uçmuş ta New York'a gelip kendini bırakmış.. Bu bizim için ilk değil biliyorsun. Daha önce defalarca birbirimize anlatmaya gerek kalmadan anladık olan biteni. 

Şimdi izin verirsen (hatta vermesen de durmayacağım sanırım) yine konuşmadan anladıklarım üzerine sana söyleyeceklerim var..

* Kendinle kalmayı unutmuşsun. Kendinle arana hep bir şeyler koyma ihtiyacı içindesin. Dizi, film, video, gereksiz konuşmalar, boş buluşmalar.. Sen de farkındasın. Bedeli ne olursa olsun kendi kendinle kalmalısın. Bu yüzleşmeyi göze alana kadar o içindeki "ben" seni bırakmayacak. 

* Sporu sadece spor için yaparsan sana iyi geliyor. Ve uzun zamandır yapmayı çok sevdiğin şeyden uzaksın. Çünkü ona başka şeyler bulaştırdın. Şimdi de onları ayıramıyorsun. Kendinle kalmayı başarırsan bu konu da paralelde düzelecek çünkü ancak o zaman keyfini almaya başlayacaksın.

* Merkezde kal. Kendi merkezinde.. Uzaklaştığını her hissettiğinde kendine hatırlat. Geri gel. Sıfır noktasında seni bekliyor olacağım..

* Korktun. Kaçtın. Geri geldin. Cesaret ettin. Sonra korku yine geldi. Yenildin. Kaçtın. Olsun. Yine gel. Yine dene. Yenileceksen daha bi güzel yenil. Biliyorum şimdi "bu da klişeye bağladı diyorsun". Ne dersen de umrumda değil. Hadi gel 7 kere düşüp 8 kere kalkalım. Sen o korkunun Tanrısısın unutma onu sen yarattın. Sonuna kadar gidip deneyimlemeden de yok olmayacak fyi.

* Ara verdin diye bitti sanma hemen. Bazı molalar ayırmaz, aksine birleştirir. İster kaldığın yerden devam et ister sıfırdan başla fark etmez. Sade ve sadece eğer gerçekten "istiyorsan" yap..

* Unutma, ben yaptıysam sen de yaparsın. Hem sen daha güzelini yapabilirsin. Sendeki akıl ve tecrübe bende olsaydı bu konuşmayı yapıyor olmazdık. Seni bugüne ben getirdim. Bana ihanet etmişssin gibi suçlama kendini sakın. İkimiz de biliyoruz, bu doğru değil.

* "Artık çok geç" diyorsun. "Ne anlamı var ki şimdi yapsam?" diye soruyorsun. "Geçti artık benden" diyorsun.. Peki o zaman bana neden bunları yazdırıyorsun?..Umutlarını kendinden neden saklıyorsun?.. Madem öyle, neden dükkanı kapatıp gitmiyorsun?..Neden buradasın?..  Aslında ikimiz de biliyoruz ki tüm bunların üstesinden geleceksin. Bugüne dönüp "iyi ki" diyerek sımsıkı sarılacağız. Peki o zaman neden bu kadar laf diyeceksin. Deme çünkü biliyorsun cevabı: işte bunlar hep tekamül :)

3 Nisan 2017 Pazartesi

Çiçek, Letafet, Şemsiye ve Diğerleri



* Sadece kahve içip sohbet etmek için buluştuğumuz masadan oy çokluğuyla alnıma botoks yaptırmam gerektiği kararı çıkınca oyları daha da arttıracak şekilde yan yan gülümseyip "hadi size iyi günleeeer" diyerek kalktım. Kalktım da..Acaba haklılar mı?..Yok yaa abarttılar..Ya bi daha bakiyim gerçekten ihtiyacım var mı?..Yok yeaa ben sevmem ki öyle müdahaleli işler.. Yani özetle, hayırlı olsun canım kendim bak ne güzel bi konu daha eklendi sepete!

* Geçen gün her sene kimselere bırakmadığım "Yılın En İyi Yeniden Başlayanı" ödüllerimin tozunu alıyordum ki boğazıma toz kaçtı. Sonra bıraktım ve yeniden başlayamadım. "Halbuki çok da iyi yapardım ki ben bu işi!" diye çıkıştım kendime. Artık nasıl bir beklenti oluşturduysam "yaz gelmeden o ödül benim olacak!" konseptli bir gaza gelme girişiminde bulunuverdim. Sonra kendimi şaşırtacağım ölçüde sakince oturdum. "Belki de yeniden başlamak yerine kaldığın yerden devam etmek gerekir ne dersin Raso?" diye bi sordum. Cevap gelmedi. "Neredesin?" diye sordum. "Kaldığım yerdeyim. İzin ver. Rahat bırak. Yol alamıyorum böyle" dedi. "Peki, yol senin buyur geç" dedim, "Eyvallah" dedi..

* Bazen..Dokunmamak en güzel dokunuştur. "Kalk yerine yat" demektense olduğu yerde bırakmak.. Üzerine yumuşacık bir battaniye örtüp ışığı kapatmak mesela.. Dokun(ma)k bazen alan vermektir belki de..

* Bahar çiçekleri!.. Burayı iyi dinleyin bu madde size özel. Sinir oluyorum size. Evet aynı zamanda çok da seviyorum. Tamam tamam itiraf ediyorum büyük bir hayranınızım. Ama konu bu değil dağıtmayın rica ederim. Ne diyodum..hah sinir oluyorum evet! Ya neden bir gün olsun oturup düşünmüyosunuz ki: acaba bu sene açmasam mı, yaz gelmesin geri gitsin, ya da ne biliyim hiç odanıza kapanıp sokağa çıkmayasınız gelmez mi sizin? Dünya üzerinde ne olursa olsun bu yıkılmadım ayaktayım havaları nedir? Ayrıca bizde hala kombi çalışıyor ne alaka şimdi çiçek böcek?..Gıcıksınız yemin ederim. Ama güzelsiniz çok..

* Geçen akşam korkularımı mermer bir masanın üzerine döktüm. Tutamadım, yanında umutlar da döküldü. Eve giderken korkular masada kaldı, umutları tek tek toparlayıp kalktım. Sonra neden bilmem sabah aklıma geldi, aynı cafe'ye gidip baktım masada kimseler yok. Peki toplanıp nereye gittiler diye düşünürken Letafet seslendi bahçeden "Koş gel bak yeni çiçeğimi açıyorum" diye.. Koştum baktım. "Peki bu nereden çıktı hani sen hepsini açmıştın?" diye sordum. Dün garsonlar mermer masayı temizlerken üstündekiler uçuştu bana doğru" dedi. "Ben de boş durmadım hadi bu da bonus olsun diyerek son bir tane daha açtım" diye ekledi. "Letafet, sen benim en bi çok sevdiğim ağaçsın" dedim. Bir şey demedi.

* Sevdiğin şey uğruna ölebilirsen, sevdiğin şeyin seni öldürmesine izin verebilir misin?.. İkisi aynı kapıya çıkar mı? Ya da biri diğerinin komşusu mudur? Yoksa biri Mars biri Venüs mü dersin?..

* O değil de, istediğin kadar uzaya git gel hala yağmur yağdığında şemsiye açıyorsun.. 2017 o kadar da büyük bişe diilmiş di mi?..

27 Mart 2017 Pazartesi

Uyurgezer, Spor, Detone ve Diğerleri



Bir süredir sabah uyandığımda bir gece önce nerdeydim ne yapıyordum hatırlamaya çalışıyorum. Yatağımın hemen yanındaki şifonyerin üzerinde yarısı ısırılmış elma buluyorum mesela.. Ama gece kalkıp yediğimi hatırlamıyorum. Dizimdeki morluk nerede nasıl oldu bilmiyorum. Kesin gece kalktım bi yerlere çarptım ondandır diyorum.

Bu konudan bi arkadaşıma bahsettiğimde "Raso ya uyurgezer olduysan ya geceleri çıkıp bi işler karıştırıyorsan o zaman nolucak" diye benimle dalgasını geçti. Sonra oturduk bana fantastik bilimkurgu tadında uyurgezer hikayeler yazdık bütün gün.

Aynı günün akşamı sosyal bir ortamda gündüz yazdığımız hikayeleri hatırlayıp gülmeye devam ederken bir adam yaklaştı yanıma "aa sizi tanıyorum siz kulüpte şarkı söyleyen kızsınız" dedi. O an her şey durdu. Kocaman bir kamera şakasının içinde olmakla yazıp güldüğümüz hikayelerin gerçek olma ihtimali arasında gidip gelirken "durun durun eşim de sizi tanıyor onu da çağırıyim" dedi ve yanımızdan uzaklaştı.

Arkadaşıma dönüp "bunu sen ayarladın di mi!" diye çıkıştım. Kalakaldı cevap veremedi. Tabii öyledir diye düşündüm. O kadar hikaye yazdık çizdik eğlendik, şakacı arkadaşım da üstüne tüy dikecek ya adamı ayarlamış beni korkutacak. Güya ben geceleri bir kulüpte şarkı söylüyormuşum falan filan..ayy daha neler!

Ben bunları düşünürken adam yanında eşiyle geldi. "Biz spora geldiğimizde eğer sizin yanınızdaki koşu bantları boşsa oraya geçiyoruz. Sizin spor yaparken yüksek sesle şarkılar söylemeniz çok enerji veriyor bize" dedi.

Kelimenin tam anlamıyla "mal" gibi kaldım. Arkadaşım gülmekten dengesini kaybetti. Bir yandan uyurgezer hikayesi tezinin çürümesiyle rahatlamışken diğer yandan spor kulübünde yüksek sesle şarkılar söyleyen kız olarak nam salmış olmanın verdiği titrek tedirgin sesimle "nnnaası yani?" diye sordum..

Meğerse ben farkında olmadan iPodumdan müzik dinlerken bağıra çağıra şarkı söylüyormuşum. Bu minnoş çift de bu durumu pek seviyomuş. Yüzüme böyle söylüyolar da acaba arkamdan "detone deli manyak" diyolar mıdır diye bi düşündüm ama o kadar tatlı ve samimi bir halleri vardı ki kıyamadım. "bi sonraki sefer söz sizin için söylicem hatta siz peçeteye yazıp verin istek parça varsa" diyerek komiklikler yaptım.

Eve dönünce o gün sporda dinlediğim müzik listesine bir göz attım. Sizin için hiç üşenmedim aşağıya listeledim her birine de hiiiç üşenmeden link verdim.

Şimdi sıradan gidersek..

1 numara belli ki gaza gelmek için seçilmiş, sporun başında normalimdir çok coşmam diye tahmin ediyorum.

2 numara da ehh işte yani normal kardiyo müziği dımm dımm diyerekten..

3 numara beni korkutmaya başlıyor, özellikle "o evdeeee cihangirdeeee" kısmını çok içten söyleyebilme potansiyelim var.

4 numara yine kişisel tarihimdeki gaz parçalardan, yani kopmalar başlamıştır.

5 numara konusunda yorum yapmak istemiyorum. Bu listede ne işi var, koşu bandında bu nasıl söylenir, şimdi ne alaka gibisinden sorularınızı alın denize atın. Bana bunlarla gelmeyin!

6 numara adeta 4 uçlu uçurum! Baştan sona çılgınca söylemişimdir kesin!

7 numarada şarkıyı baştan sona söylemeye ek olarak Mustafa Sandal'ın o müthiş aya benzer dansını da yapmış olmaktan korkuyorum. Çok şükür koşu bandında dengeyi kaybedip düşmemişim.

8 numara bence güvenli bi alan. Naif şarkı, naif tempo, naif sözler.. Yani umarım inşallah yareppim!

9 numara konusunda laf söylemeye gerek yok, performans tavandır offf!

10 numaranın en güzel kısmı sadece müzik olması yani söz yok. Ama şimdi düşündüm de ille de bir ses çıkarıyorsam söz olmaması iyi mi kötü mü?..Hay bin kunduz!


Yani bu o gün yaptığım kardiyo listesiydi. Peki diğer günler ne olacak? Ben şimdiye kadar orada kaç kişiye kaç konser verdim acaba? Rezil mi oldum vezir mi oldum? 

Peki şimdi ne olacak benim bu halim?..

İşte bunlar hep kaos, hep travma, hep kafamda deli sorular!

Neyse, her şeyin hayırlısı diyerek burada bitirmek istiyorum. Gidip kendime yeni bir liste yapiyim bari..Hadi eyvallah..

* Fotoğraf bu olay sonrasındaki gün yaptığım yürüyüşten. Neden spor kulübüne gitmeyip sahile indim ki? Tabii ki sahili sevdiğimden başka neden olucak :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...