17 Nisan 2017 Pazartesi

Home Office 101


Yaklaşık bir buçuk aydır çoğunlukla home office çalıştığım bir işim var. İki sene bankada çalıştıktan sonra bu sisteme geçmek benim için Mars'tan Venüs'e taşınmak gibi bir şey oldu. 

Daha önce danışmanlık şirketinde çalışırken haftada iki gün ofis dışından çalışıyordum. Yani aslında evden çalışma sisteminin yabancısı değilim. Yine de bu yeni işime ilk başladığımda biraz değişik geldi; sanırım iki senedir sabah 9 akşam 6 bankada çalıştığımdan bu geçiş tüm dengelerimi alt üst etti. İyi de etti :)

Bana göre iş hayatında edinilen tecrübenin en güzel yanı insana kendini daha yakından tanıma fırsatı sunması. Bu süreçte de kendimi yeniden keşfettim diyebilirim. "Esneklik" benim en vazgeçilmez değerimmiş mesela.. İki sene önce bana "Değerlerin nedir?" diye sorsanız ilk üçe bile girmezdi. İş yoğunluğu, zor insanlar, deadline stresi falan umrumda değilmiş ama belli bir saat aralığında bir masa başında olma zorunluluğu ruhuma harakiri yapmak gibi bir şeymiş..

Tüm bunları keşfetmek biraz zamanımı aldı ama fark ettikten sonra "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" hissiyle yola çıkmaya karar verdim. Ve şimdi bu satırları evdeki mini ofisimden yazıyorum. 

* İlkokuldan beri sabah 5-8 aralığını kullanmayı çok severim. Okuduğumu en iyi anladığım, en değişik fikirleri bulduğum ve enerjimin en yüksek olduğu bu aralıkta çalışma şansım var artık. Kurumsal hayatta da bu saatler de çalışılmaz mı? Tabii ki çalışılır ama zaten 09:00-18:00 arasında bir masa başında olmak zorundaysan bir de bunun üstüne 05:00-08:00 aralığını eklemek hiç ekonomik olmuyor dostum.

* Üzerimde saat baskısı olmadığı için çok daha verimli çalışabiliyorum. Çünkü ekran başına geçip çalışmaya başlıyorsam "gerçekten" "sadece" "çalışıyorum". Masa başında zaman asla "boş yere" geçmiyor. 

* Ofiste çalışırken spor ve yoga için çok kısıtlı zaman aralıklarım vardı. Ya sabah çok erken ya da iş çıkışı gitmek zorundaydım. Sabah spor sonrası işe yetişme stresi ya da iş çıkışında tam 18:30'da başlayan yoga dersine yetişmeye çalışmak gerçekten zorluyordu beni. Şimdi sabah istediğim saatte spora gidebiliyorum. Günlük programıma göre de istediğim yoga derslerine girebiliyorum ve bu durum beni çok mutlu ediyor.

* Hayatımda "trafik" diye bir kavram yok artık. Ev dışında yapacağım toplantıları, buluşmaları her zaman trafik dışı saatlere ayarlıyorum. 

* Hafta sonu dışarı çıkmaktan hiç hoşlanmam. Her yer trafik, cafeler restoranlar ağzına kadar dolu, sahil desen çoluk çocuk.. Ama hafta içi sabahtan akşama kadar ofiste çalışınca geriye sadece hafta sonu kalıyordu. Şimdiyse hafta içi tüm cafeler, restoranlar, sahiller benim!.. Hafta sonları da evdeyim. Yani sosyallik açısından ters mesaiye geçiş yaptım diyebiliriz.

* İnternet olan her yerde çalışma imkanım var. Şimdilerde zaten internet olmayan hiçbir yer yok. Esnek çalışmak için mükemmel bir devirdeyiz evet!

* Tek başıma çalıştığım için kimse bölmüyor. Telefonlar çalmıyor. Daha rahat konsantre olabiliyorum. Ama tek başıma çalıştığım için yan masaya dönüp "yaa bi baksana benim ekrana" diyerek kimseden yardım alamıyorum. Gerçi çok da yardımlaşarak yapılacak bir işim yok. Yardıma ihtiyaç duyunca da teknoloji sayesinde skype, whatsapp, telefon artık hangisi uygunsa anında bağlantı kurabiliyoruz.

* İstediğim gibi giyinebiliyorum. En ciddi işleri tayt üstüne mickey'li tshirtümle yapabiliyorum. Burada dikkat ettiğim bir nokta var. Evet istediğim gibi giyiniyorum ama işin ucunu da kaçırmamak lazım, yani 24 saat pijamalarla da kalabilirsin ama kendi içinde bir disiplin olmalı bence. Sabah uyanınca üstünü değiştirmek yeni ofisimde çok aşırı önemli bir kural dikkat edelim lütfen!.. 

* Eğer belli bir düzen disiplin yoksa evden çalışmak 7/24 çalışmaya dönebilir dikkat!.. Ben günlük bir çalışma programı üzerinden ilerliyorum. Zaten elindeki işler bitmeden kafası rahat edemeyen bir tip olduğumdan bu konuda hiç zorlanmıyorum, işlerimi yaymadan sarkmadan tamamlıyorum. Ama dediğim gibi esneklik ucu açık bir kavram, dikkat etmek gerek. Haftada iki gün evden çalışma hakkı olan bir arkadaşım asla evden çalışmadığını söylediğinde "nasıl yaaa!" diye bir tepki vermiştim ama "evde o kadar dağılıyorum ki gece kendi evimde mesai yapmak zorunda kalıyorum" dediğinde hak vermiştim.

* Kendi işlerimi tamamen home office şeklinde yürütsem de ekibimizle ya da danışmanlık verdiğimiz şirketlerde yaptığımız toplantılar "ev - dışarı" ve "tek başına - ekip" dengelerimi korumama yardımcı oluyor. Böylece yeni insanlarla tanışıp, yeni projelerde yer alıp, ekip ruhumu koruyarak bir yandan da evde tek başına çalışma şansım oluyor.

* Organize olmak önemli çünkü izin verirsen evde ya da dışarda çok bölünürsün. Dağılmadan işleri yapmak bilinçli bir çaba gerektiriyor bazen. Ben kendimi biraz dağılmaya meyilli gördüğümde Pomodoro tekniğini kullanıyorum. Oldukça işe yarıyor. (Fotoğrafta görüldüğü üzere dağıldığımda resim çizmek gibi bir huyum var)

* Evin her yerinde çalışabilirsin ama imkan varsa bunun için ayrı bir oda olması çok daha iyi. Evde kullanmadığım küçük bir oda vardı, ben de onu mini ofisim yaptım. Bir masa bir sandalye şimdilik. Sandalyenin rahat olması önemli. İlk başta salondaki yemek masamın bir sandalyesini kullanıyordum ama bi baktım üzerinde yarım saatten fazla oturamıyorum. Sonra kendimi kanepede ya da yatağımın üzerinde buluyorum. Hemen ikea'ya acil bir iş gezisi yapıp üstünden hiç kalkmak istemeyeceğim bir sandalye buldum. Kendimden beklemediğim derecede bir ustalıkla sandalyeyi monte edip o hevesle oturup çalışmaya başladım. Evet ne diyorduk sandalye çok önemli :)

* Evden çalışan arkadaşlarım "dikkat et evden çalışmaya başlayınca sosyallik azalır" dediler. Ama bu bende ters tepti. Meğer benim ne kadar fazla freelancer arkadaşım varmış. Gün içinde bazı aralıkları denk getirip sık sık görüşüyoruz. Sabah boğazda yürüyüşten sonra uzun kahvaltı seanslarında dünyayı kurtarmasak da kendi dünyamızı mutlu ediyoruz. Bu arada fark ettim ki bazı arkadaşlarımda tuhaf bir şekilde "çalışmıyorum" algısı oluşmuş. "hadi gel şuraya gidelim" dediklerinde "işim var onu yetiştirmem lazım" şeklinde cevaplayınca "ne işi yeeaaaa!" diye haykırmalarının başka bir açıklaması olamaz di mi?..


Kings of Convenience dinlemediğim bir Home Office düşünülemezdi ;)




15 Nisan 2017 Cumartesi

Pati Naj, Eserek, Böğürtlen ve Diğerleri


* Bir kedim olsaydı adı "Pati Naj" olurdu. Bizi görenler "bir sahip bir kediye ancak bu kadar yakışır!" diye şaşırırken biz Pati Naj'la habire patinaj çekip dururduk. Yorulduğumuzda suyumuza iki damla limon damlatıp bulutlara bakardık. Ve ben derdim ki "Bi dahaki sefer söz daha iyi olacak"..ve o da bana "Boşver yeaaa kimin umrunda" altyazılı kısık bir bakış atardı.

* Fark ettim ki bazı süreler arasında ciddi ayrımcılık yapıyormuşum. Mesela 25 dakika benim için karizmatik ama 5 dakika ya da 10 dakika aşırı ezik duruyor. Sanki o sürelerde hiçbir iş halledilmez, yapılmazmış gibi.. Tam bunu düşünürken "zamanı genişletmek" diye bir şeyle tanıştım. Durmak, nefes almak, ve tek bir dakikayı bile geniş geniş yaşayabilmek mümkünmüş. 

* En sevdiğim düşüş "serbest düşüş" ve hatta serbestçe "havada asılı kalış" ve "düşmeyiş" ve de "yükselmeyiş"... Mış muş miş..

* "Senin uyumsal zekan çok düşük bir nevi geri zeka" dedi psikolog bir arkadaşım. "Madem öyle şimdi bu lafın üzerine çık tişikkir idirim cinimmm gibi bir şey beklemiyorsun di mi?" diye sordum. Kafasını iki yana salladı. Şaka bir yana, sonra bu uyum zekası üzerine uzun uzun konuştuk. Anladım ki bu konunun Transaksiyonel Analiz testlerinde "doğal çocuk" çıkmamla çok yakından alakası varmış. Neyse teknik konulara girmeyelim merak eden bi google etsin.

* Bir arkadaşta en sevdiğim şey "eserek".. Çünkü "eserekli"ler eser durur hiç sıkılmazsın. "Offf yaa ne yapsak bi içim sıkıldı" diyemezsin. 

* Kahveni nasıl içersin diye sorduğumda "sade ama içine bir şekerli" diye cevap veren bi tip var mesela.  Ama bunu espri olarak söylemiyor. Gerçekten sade pişmiş kahveye sonradan bir şeker atmakla az şekerli kahve içmek arasında ciddi fark olduğunu savunuyor. Dışarda da hep sade söylermiş sonra içine şeker karıştırırmış. Ne diyim saygı duydum eyvallah dedim attım şekeri.

* Bir konuda öğrenilmiş çaresizliğin dibine vurduğum bugünlerde bir kitapta "Böğürtlen lekesini en iyi böğürtlen yaprağı çıkarır. Dert dermanın yanı başında.." diye bir cümle okudum. Peki şimdi diyelim ki ben böğürtlenim, o zaman yaprak nerede?.. Sakın "içimizdeee" diye cevap verme bak hiç iyi olmaz!

* Ortada konuşulmayan bir şey varsa onun dışında konuşulan her şey yalandır. O yüzden gerçek olmak için bazen susmak gerekir. Konuşmaya, paylaşmaya, anlatmaya alışan için zor deneyim.. Ama yine de güzel. "Zor" kıymetlidir. Kendi mahzenlerine açılan kapının anahtarıdır. 

* Mark Twain demiş ki "O işin imkansız olduğunu bilmedikleri için başardılar.".. Peki Marko şimdi söyle bana, imkansız olduğunu düşünenler ne yapsın? Tanıdığın iyi bir hafıza silici var mı?.. 



14 Nisan 2017 Cuma

New York, Yağmur, Tekamül ve Diğerleri


Sana bu satırları New York'ta en sevdiğin köşeden yazıyorum. Bir yandan da sabahın 7sinde sokaktan geçenleri izleyip senin "zift gibi" dediğin kahvemden içiyorum..

Güneş doğmadan sokağa çıkıp yürüyüş yaptım. Sanki gökyüzüyle önceki gün anlaşma imzalamışız gibi yürüyüşümün 50. dakikasında yağmur bastırınca bu köşeye sığındım.

Şimdi İstanbul'da öğle yemeğinden sonra kahve içme zamanı..Yani senin için saatler "double espresso"yu gösteriyor!.. Sen bu saat farkı olayına oldum olası takılırsın biliyorum ve hatta bunları okurken "nası yaa şimdi biz 7 saat daha mı yaşlıyız?" diye sorduğundan da eminim.

Bu sabahki yağmura senin gözyaşın karışmış gibi hissettim. Hani kelebek etkisi misali..Sen İstanbul'da ağlamışsın, gözyaşların buharlaşıp uçmuş ta New York'a gelip kendini bırakmış.. Bu bizim için ilk değil biliyorsun. Daha önce defalarca birbirimize anlatmaya gerek kalmadan anladık olan biteni. 

Şimdi izin verirsen (hatta vermesen de durmayacağım sanırım) yine konuşmadan anladıklarım üzerine sana söyleyeceklerim var..

* Kendinle kalmayı unutmuşsun. Kendinle arana hep bir şeyler koyma ihtiyacı içindesin. Dizi, film, video, gereksiz konuşmalar, boş buluşmalar.. Sen de farkındasın. Bedeli ne olursa olsun kendi kendinle kalmalısın. Bu yüzleşmeyi göze alana kadar o içindeki "ben" seni bırakmayacak. 

* Sporu sadece spor için yaparsan sana iyi geliyor. Ve uzun zamandır yapmayı çok sevdiğin şeyden uzaksın. Çünkü ona başka şeyler bulaştırdın. Şimdi de onları ayıramıyorsun. Kendinle kalmayı başarırsan bu konu da paralelde düzelecek çünkü ancak o zaman keyfini almaya başlayacaksın.

* Merkezde kal. Kendi merkezinde.. Uzaklaştığını her hissettiğinde kendine hatırlat. Geri gel. Sıfır noktasında seni bekliyor olacağım..

* Korktun. Kaçtın. Geri geldin. Cesaret ettin. Sonra korku yine geldi. Yenildin. Kaçtın. Olsun. Yine gel. Yine dene. Yenileceksen daha bi güzel yenil. Biliyorum şimdi "bu da klişeye bağladı diyorsun". Ne dersen de umrumda değil. Hadi gel 7 kere düşüp 8 kere kalkalım. Sen o korkunun Tanrısısın unutma onu sen yarattın. Sonuna kadar gidip deneyimlemeden de yok olmayacak fyi.

* Ara verdin diye bitti sanma hemen. Bazı molalar ayırmaz, aksine birleştirir. İster kaldığın yerden devam et ister sıfırdan başla fark etmez. Sade ve sadece eğer gerçekten "istiyorsan" yap..

* Unutma, ben yaptıysam sen de yaparsın. Hem sen daha güzelini yapabilirsin. Sendeki akıl ve tecrübe bende olsaydı bu konuşmayı yapıyor olmazdık. Seni bugüne ben getirdim. Bana ihanet etmişssin gibi suçlama kendini sakın. İkimiz de biliyoruz, bu doğru değil.

* "Artık çok geç" diyorsun. "Ne anlamı var ki şimdi yapsam?" diye soruyorsun. "Geçti artık benden" diyorsun.. Peki o zaman bana neden bunları yazdırıyorsun?..Umutlarını kendinden neden saklıyorsun?.. Madem öyle, neden dükkanı kapatıp gitmiyorsun?..Neden buradasın?..  Aslında ikimiz de biliyoruz ki tüm bunların üstesinden geleceksin. Bugüne dönüp "iyi ki" diyerek sımsıkı sarılacağız. Peki o zaman neden bu kadar laf diyeceksin. Deme çünkü biliyorsun cevabı: işte bunlar hep tekamül :)

3 Nisan 2017 Pazartesi

Çiçek, Letafet, Şemsiye ve Diğerleri



* Sadece kahve içip sohbet etmek için buluştuğumuz masadan oy çokluğuyla alnıma botoks yaptırmam gerektiği kararı çıkınca oyları daha da arttıracak şekilde yan yan gülümseyip "hadi size iyi günleeeer" diyerek kalktım. Kalktım da..Acaba haklılar mı?..Yok yaa abarttılar..Ya bi daha bakiyim gerçekten ihtiyacım var mı?..Yok yeaa ben sevmem ki öyle müdahaleli işler.. Yani özetle, hayırlı olsun canım kendim bak ne güzel bi konu daha eklendi sepete!

* Geçen gün her sene kimselere bırakmadığım "Yılın En İyi Yeniden Başlayanı" ödüllerimin tozunu alıyordum ki boğazıma toz kaçtı. Sonra bıraktım ve yeniden başlayamadım. "Halbuki çok da iyi yapardım ki ben bu işi!" diye çıkıştım kendime. Artık nasıl bir beklenti oluşturduysam "yaz gelmeden o ödül benim olacak!" konseptli bir gaza gelme girişiminde bulunuverdim. Sonra kendimi şaşırtacağım ölçüde sakince oturdum. "Belki de yeniden başlamak yerine kaldığın yerden devam etmek gerekir ne dersin Raso?" diye bi sordum. Cevap gelmedi. "Neredesin?" diye sordum. "Kaldığım yerdeyim. İzin ver. Rahat bırak. Yol alamıyorum böyle" dedi. "Peki, yol senin buyur geç" dedim, "Eyvallah" dedi..

* Bazen..Dokunmamak en güzel dokunuştur. "Kalk yerine yat" demektense olduğu yerde bırakmak.. Üzerine yumuşacık bir battaniye örtüp ışığı kapatmak mesela.. Dokun(ma)k bazen alan vermektir belki de..

* Bahar çiçekleri!.. Burayı iyi dinleyin bu madde size özel. Sinir oluyorum size. Evet aynı zamanda çok da seviyorum. Tamam tamam itiraf ediyorum büyük bir hayranınızım. Ama konu bu değil dağıtmayın rica ederim. Ne diyodum..hah sinir oluyorum evet! Ya neden bir gün olsun oturup düşünmüyosunuz ki: acaba bu sene açmasam mı, yaz gelmesin geri gitsin, ya da ne biliyim hiç odanıza kapanıp sokağa çıkmayasınız gelmez mi sizin? Dünya üzerinde ne olursa olsun bu yıkılmadım ayaktayım havaları nedir? Ayrıca bizde hala kombi çalışıyor ne alaka şimdi çiçek böcek?..Gıcıksınız yemin ederim. Ama güzelsiniz çok..

* Geçen akşam korkularımı mermer bir masanın üzerine döktüm. Tutamadım, yanında umutlar da döküldü. Eve giderken korkular masada kaldı, umutları tek tek toparlayıp kalktım. Sonra neden bilmem sabah aklıma geldi, aynı cafe'ye gidip baktım masada kimseler yok. Peki toplanıp nereye gittiler diye düşünürken Letafet seslendi bahçeden "Koş gel bak yeni çiçeğimi açıyorum" diye.. Koştum baktım. "Peki bu nereden çıktı hani sen hepsini açmıştın?" diye sordum. Dün garsonlar mermer masayı temizlerken üstündekiler uçuştu bana doğru" dedi. "Ben de boş durmadım hadi bu da bonus olsun diyerek son bir tane daha açtım" diye ekledi. "Letafet, sen benim en bi çok sevdiğim ağaçsın" dedim. Bir şey demedi.

* Sevdiğin şey uğruna ölebilirsen, sevdiğin şeyin seni öldürmesine izin verebilir misin?.. İkisi aynı kapıya çıkar mı? Ya da biri diğerinin komşusu mudur? Yoksa biri Mars biri Venüs mü dersin?..

* O değil de, istediğin kadar uzaya git gel hala yağmur yağdığında şemsiye açıyorsun.. 2017 o kadar da büyük bişe diilmiş di mi?..

27 Mart 2017 Pazartesi

Uyurgezer, Spor, Detone ve Diğerleri



Bir süredir sabah uyandığımda bir gece önce nerdeydim ne yapıyordum hatırlamaya çalışıyorum. Yatağımın hemen yanındaki şifonyerin üzerinde yarısı ısırılmış elma buluyorum mesela.. Ama gece kalkıp yediğimi hatırlamıyorum. Dizimdeki morluk nerede nasıl oldu bilmiyorum. Kesin gece kalktım bi yerlere çarptım ondandır diyorum.

Bu konudan bi arkadaşıma bahsettiğimde "Raso ya uyurgezer olduysan ya geceleri çıkıp bi işler karıştırıyorsan o zaman nolucak" diye benimle dalgasını geçti. Sonra oturduk bana fantastik bilimkurgu tadında uyurgezer hikayeler yazdık bütün gün.

Aynı günün akşamı sosyal bir ortamda gündüz yazdığımız hikayeleri hatırlayıp gülmeye devam ederken bir adam yaklaştı yanıma "aa sizi tanıyorum siz kulüpte şarkı söyleyen kızsınız" dedi. O an her şey durdu. Kocaman bir kamera şakasının içinde olmakla yazıp güldüğümüz hikayelerin gerçek olma ihtimali arasında gidip gelirken "durun durun eşim de sizi tanıyor onu da çağırıyim" dedi ve yanımızdan uzaklaştı.

Arkadaşıma dönüp "bunu sen ayarladın di mi!" diye çıkıştım. Kalakaldı cevap veremedi. Tabii öyledir diye düşündüm. O kadar hikaye yazdık çizdik eğlendik, şakacı arkadaşım da üstüne tüy dikecek ya adamı ayarlamış beni korkutacak. Güya ben geceleri bir kulüpte şarkı söylüyormuşum falan filan..ayy daha neler!

Ben bunları düşünürken adam yanında eşiyle geldi. "Biz spora geldiğimizde eğer sizin yanınızdaki koşu bantları boşsa oraya geçiyoruz. Sizin spor yaparken yüksek sesle şarkılar söylemeniz çok enerji veriyor bize" dedi.

Kelimenin tam anlamıyla "mal" gibi kaldım. Arkadaşım gülmekten dengesini kaybetti. Bir yandan uyurgezer hikayesi tezinin çürümesiyle rahatlamışken diğer yandan spor kulübünde yüksek sesle şarkılar söyleyen kız olarak nam salmış olmanın verdiği titrek tedirgin sesimle "nnnaası yani?" diye sordum..

Meğerse ben farkında olmadan iPodumdan müzik dinlerken bağıra çağıra şarkı söylüyormuşum. Bu minnoş çift de bu durumu pek seviyomuş. Yüzüme böyle söylüyolar da acaba arkamdan "detone deli manyak" diyolar mıdır diye bi düşündüm ama o kadar tatlı ve samimi bir halleri vardı ki kıyamadım. "bi sonraki sefer söz sizin için söylicem hatta siz peçeteye yazıp verin istek parça varsa" diyerek komiklikler yaptım.

Eve dönünce o gün sporda dinlediğim müzik listesine bir göz attım. Sizin için hiç üşenmedim aşağıya listeledim her birine de hiiiç üşenmeden link verdim.

Şimdi sıradan gidersek..

1 numara belli ki gaza gelmek için seçilmiş, sporun başında normalimdir çok coşmam diye tahmin ediyorum.

2 numara da ehh işte yani normal kardiyo müziği dımm dımm diyerekten..

3 numara beni korkutmaya başlıyor, özellikle "o evdeeee cihangirdeeee" kısmını çok içten söyleyebilme potansiyelim var.

4 numara yine kişisel tarihimdeki gaz parçalardan, yani kopmalar başlamıştır.

5 numara konusunda yorum yapmak istemiyorum. Bu listede ne işi var, koşu bandında bu nasıl söylenir, şimdi ne alaka gibisinden sorularınızı alın denize atın. Bana bunlarla gelmeyin!

6 numara adeta 4 uçlu uçurum! Baştan sona çılgınca söylemişimdir kesin!

7 numarada şarkıyı baştan sona söylemeye ek olarak Mustafa Sandal'ın o müthiş aya benzer dansını da yapmış olmaktan korkuyorum. Çok şükür koşu bandında dengeyi kaybedip düşmemişim.

8 numara bence güvenli bi alan. Naif şarkı, naif tempo, naif sözler.. Yani umarım inşallah yareppim!

9 numara konusunda laf söylemeye gerek yok, performans tavandır offf!

10 numaranın en güzel kısmı sadece müzik olması yani söz yok. Ama şimdi düşündüm de ille de bir ses çıkarıyorsam söz olmaması iyi mi kötü mü?..Hay bin kunduz!


Yani bu o gün yaptığım kardiyo listesiydi. Peki diğer günler ne olacak? Ben şimdiye kadar orada kaç kişiye kaç konser verdim acaba? Rezil mi oldum vezir mi oldum? 

Peki şimdi ne olacak benim bu halim?..

İşte bunlar hep kaos, hep travma, hep kafamda deli sorular!

Neyse, her şeyin hayırlısı diyerek burada bitirmek istiyorum. Gidip kendime yeni bir liste yapiyim bari..Hadi eyvallah..

* Fotoğraf bu olay sonrasındaki gün yaptığım yürüyüşten. Neden spor kulübüne gitmeyip sahile indim ki? Tabii ki sahili sevdiğimden başka neden olucak :)

14 Mart 2017 Salı

Fast Food, İyilik, Bulaşık ve Diğerleri


* "İnandığın doğrular için yanlış yapar mıydın?" diye sordu. "yok" dedim "yapmaya hiç gerek yok, al bak burda yapılmışı var".. "Ama yapılmış olanlar artık yanlış sayılmaz" dedi. "Seni mi kırıcam hadi gel yenisini yaparken izle" dedim. O mutfağa gidip bir kova mısır patlatırken, ben de kendi kendime "Bu sefer son" diyecektim ki "Hayır!..Bu sefer sadece bu sefer işte!" dedim..

* 4 duvar arasında saklanan bir şey "iyilik" o-la-maz.. çünkü iyilik aktifdir, pasif değil.. Niyet yetmez, eylem ister. Hareket sever, aksiyon sever..Adım atmak ister..Aksi halde o şey iyilik değil, olsa olsa "kötü değil"lik olur.

* Geçenlerde kendimi bir şey için "ahh ahh şunun için neler vermezdim ki.." diye iç geçirirken yakaladım. Hazır yakalamışken kendime bi sordum "nelerini verirdin?" diye. Sordum da tık yok, kendimin sesi çıkmıyo!.. Biraz üstüme gittim, "hadi çekinme söyle yabancı yok"..Baktım yine ses gelmiyor bari seçeneklerin üstünden geçelim diye sıralamaya başladım: saçlarını? el yazını? blog sayfanın arşivini? ajandanda tuttuğun çizimlerini?..Hepsine tek bir cevap: HAYIRRR geldi. En sonunda mutfakta açılmış bir paket mercimek unu konusunda anlaştık. Onu seve seve vermeye razı oldum. Sonra dedim ki kendi kendime: ya o iç geçirdiğin şeyi istemiyorsun, ya da yalancı terbiyesiz ahlaksızın tekisin!..Bi baktım üstüme çok geliyorum hemen durdum, "Ya olur öyle şeyler zaten bunlar hep şaka hep komiklik" dedim ortalık yatıştı.

* Günlük ev işleri bana hep iyi gelmiştir. Sanki temizlik yaparken içim de temizlenir, birikmiş her şey akar gider.. Evi süpürmek mesela sahneye çıkmak gibidir benim için. Kulaklıklarımı takıp dans ederek bütün evi temizlerim. Sonra parkeleri silmek..Her sileceğim zaman temizleme suyuna hangi kokudan ekleyeceğime karar vermek..Hiçbir kozmetik alışverişinden o kadar keyif alamam. Neyse psikopatlık sınırlarını zorlamadan muzdarip olduğum bir noktaya değinmek istiyorum. Bulaşık makinesinin kapağının neden şeffaf olmadığıyla ilgili sıkıntılarım var. Çünkü içerde olup bitenleri merak ediyorum. Sadece sesleri duyma şansım var. Oysa ki ben suyun çıkışını, fışkırıp tabaklara nasıl değdiğini, o kapsül gibi deterjanın nasıl eriyip dağıldığını görmek istiyorum. Çamaşır makinesi ne güzel di mi içerde olup bitenleri canlı canlı izleyebiliyorsun. Kimin gömleği kimin çorabıyla dolanmış, hangi çarşaf pikeyi sarmış..Her şey ortada ne güzel. Neyse daha fazla konuşturmayın bu konu hassas.

* Arkama dönüp baktığımda -ki bunu çok sık yapmam- görüyorum ki bir zamanlar en çok şikayet ettiğim sıkıcı işler ve ortamlar bugün en çok şükrettiğim şeyler olmuş. Onlar sayesinde çıkış yolu bulmak için kasılmışım, kafa patlatmışım, fikir üretmişim, hayal etmişim, imkansızı imkanlıya dönüştürmek için mucizeler yaratmışım kendi dünyamda. Çok şükür..

* Fark ettim ki her "yaa inanmıyorum ya böyle bir şey nasıl olur bu insan bunu nasıl yapar!" dediğimde, fahişelere saygım gitgide artıyor.. Israr etmeyin zinhar detaya girmek istemiyorum. 

* Güneşli bir sabah boğaza karşı kahvemizi yudumlarken gözlerinin içine baktım, "birlikte büyümek ne güzel bir şey çok şanslıyız" dedim. "Evet özellikle de iç büyüme olması güzel, dış büyüme olsa halimiz harap" dedi. Anlamadım. "Ne demekmiş dış büyüme ki?" diye sordum. "Şöyle düşün, mesela biz yol arkadaşı değil de fast food buddy olsaydık? O zaman da birlikte büyürdük ve hatta birlikte geçirdiğimiz zamanları hesaba katarak söylüyorum, bizi mide ameliyatı bile kurtaramazdı şişerek ölürdük" dedi. "Hay bin kunduz!" dedim. Yetmedi, "Hadi bırak o kahveyi kalk 6 kilometre yolumuz var hadi hadi hadi!" dedim. Tabii ki pişman oldu ama artık çok geçti..



11 Mart 2017 Cumartesi

Sana Ne Cınım!



Geçtiğimiz hafta bir gün öğlene doğru koskocaman bir ego çarptı bana..O an karşılık verecek enerjim de hevesim de olmadığından sanırım, aldığım darbelere aldırmadan yola devam ettim. Bir yandan da şaşırdım kendime, neden tık yok ki bende diye..

Birkaç saat sonra yoga dersine gittim yeni aldığım rengarenk mat'ımla. Ders her zamanki gibi başladı ama biraz sonra -belki de Yin Yoga'nın içerde birikmiş enerjileri dışarı çıkarma etkisiyle- bir sinirlenmeye başladım ki.. 

Öncelikle çok aşırı beğenerek aldığım mat elimin altından kaymaya başladı. Ben böyle bir şeyi nasıl satın aldım diye kendime kızdım. Sonra bana bu matı nasıl satarlar diye aldığım yere..Ama ne kızmak!..Bir yandan kaygan mat üzerinde dengede durmaya çalışırken diğer yandan satın aldığım yere atacağım maili kafamda yazıyorum..

O sırada hoca yanımdan geçerken "eğer zihniniz bir yerlere gittiyse onu şimdi nazikçe buraya davet edin" dedi.. Davet ettim etmesine de hiç nazik ol(a)madım!.. 

Bu sefer de kendime tekrar kızdım. Hayır yani kalkmış hazırlanıp gelmişsin. Onca iş güç arasında bu derse giricem diye kendini ayarlamışsın. Eee şimdi de sınıfta değilsin oldu mu ya!

Sonra dedim ki, bak hadi yine şanslısın ki içinde birikmiş siniri dışarı çıkarıyosun. Güzel bir enerjiye dönüştürüp bi de bedenine şifa veriyorsun. Tam ikna olmuştum ki yüz üstü mat üzerinde bir duruşa geçince yine ben mat'la yüz göz oldum!.. Tahmin edersiniz ki öncekinin birkaç katı dalgalana dalgalana üstüme geldi sinirim!..

Yüzüstü mat üzerinde dengede durmaya çalışıyorum..Bi yandan nefes alıp veriyorum, diğer yandan hakim olamadığım gözyaşlarım mat üzerinde kendi çaplarında ıslak halkalar oluşturuyor..Tam o esnada yandaki teyzenin mide gurultuları kulağımı tırmalıyor bi de ona sinirleniyorum: yani derse gelmeden bişeler atıştırsaydın ne böyle ses çıkarıp konsantrasyonumu bozuyosun kiii!

Tamam tamam yeter ama kendime gelmem lazım bu haller bana hiç yakışmıyo  hadi o zaman zihnimi, kalbimi, bedenimi buraya ve şimdiye davet ediyorum dedim.. 

O anda hoca "eveeet bugünlük dersimiz bu kadar hadi son bir dinlenme pozuna geçelim" dedi.. 

***

Eve gelir gelmez mat'la ilgili derste tasarladığım maili gönderdim. Tabii ilk taslak haliyle bırakmadım, her şeyi yazdım döktüm. Bir nebze rahatladım.

İçimden özür diledim mide gurultusuna kızdığım teyzeden.. Hayır yani sağlık için de doğru değil öyle aç gelmek. Ama olmayan konsantrasyonumu bozmakla suçladığım için de çok utandım kendimden. Halbuki teyzenin haberi yok hiçbir şeyden..

Sonra kendi kendime dedim ki, eğer bu benim gittiğim ilk yoga dersi olsaydı sanırım hayatımın sonuna kadar bir daha yoga yapmazdım. "Bu hiç benlik bir şey değilmiş" deyip çizerdim üzerini. Bi an ürperdim!..Çok şanslıyım ki bu ilk dersim değil. Evet böyle bir tecrübem oldu ama biliyorum ki sonrakiler böyle olmayacak, daha öncekiler gibi keyifle yoga yapmaya devam edicem. 

Yoga tamam da .. Peki ya bugüne kadar "bu hiç benlik değil" diyerek etiketi basıp sonsuzluğa uğurladığım şeyler..onlar ne olacak?..

Acaba çok seveceğim ve bana çok iyi gelecek bazı şeyleri hayatımda böyle göndermiş olabilir miyim?

Göndermişsem de bir sebebi vardır, her şeyin hayırlısı diyebilir miyim?..

***

Cevapları henüz bulamadım.

Belki de bu soruların doğru bir cevabı yoktur.

Ama tüm bu olanlardan sonra fark ettim ki "Naber canım?" sorusu en yanlış cevapladığım soruymuş.

Çünkü o gün bu soruyu defalarca kez "İyidir senden naber?" şeklinde yanıtlamıştım.

Halbuki doğrusu "Çok sinirliyim, gözlerimden her an ateş çıkabilir dikkat et!..Uzak dur benden..Sana da şu an açıklayamayacağım sebeplerden dolayı aşırı gıcığım!..Çekil kenara yol ver!" olmalıydı.

***

Yani, özetle..

Sana ne cınım!..


4 Mart 2017 Cumartesi

Satranç, Kek, Şabalak ve Diğerleri


* En son satranç oynadığımda 12 yaşındaydım sanırım.. Bir zamanlar cumartesi günlerimi bir grup çocukla satranç kulübüne kapanıp hamleler üstüne kafa yorarak geçirirdim. Neyse ki sonrasında tenis kursum olduğu için gerçek dünyaya dönme şansım oluyordu. Neden bilmem sonra koptuk satrançla. Tahminimce çok sağlam bir yenilgi sebep oldu. Tahmin diyorum çünkü gerçekten hatırlamıyorum. Ama kendimi özellikle de o yaşlardaki halimi tanıdığımı düşünürsek, muhtemelen ağır bir yenilgi sonrasında "ayy ben zaten sevmiyodum ki!" refleksiydi ayrılık sebebimiz. Şimdi bu konu nerden mi geldi?..Geçenlerde Elma'nın kullanmadığım özelliklerini bir karıştıriyim dedim (bu arada Elma benim bilgisayarım) ve satranç oyununu görünce bi tıkladım. İşte her şey o tıklamayla başladı. Resmen aradaki 20 yıllık ayrılığı telafi edercesine oynamaya başladım. Her seferinde yeniliyorum. Henüz bir kere berabere kalmaya bile yaklaşamadım. Yıllar beni gerçekten çok değiştirmiş, asla küsüp kaçmıyorum. (ya da gitgide gurursuz, tepkisiz, ruhsuz bi tip mi oluvermişim?) Sinirlenince taşları devirmiyorum -ki bu imkansız çünkü oyun ekranda dönüyor. Ama istesem ekranı kırardım di mi? Yok yaa kıyamazdım ki Elma'ya..Sürekli yenilmemin dışında bilgisayarla satranç oynamanın benim için en zor tarafı "şunu unutma Elma oyun bittiğinde piyonla şah aynı kutuya kaldırılır" diye ahkam kesememek. Çünkü ne kutu var ne de elle tutulur piyon..Elma'nın da laftan anladığı yok zaten. Bu arada aynı hafta Zweig'ın Satranç kitabını okumam da evrenin ince bir hamlesi evet..

* Satranç dışındaki zamanlarımı bazen youtube'da videolar arasında gezinerek geçiriyordum ki karşıma Tatlı Hayat'ın sahneleri geldi. Bence gelmiş geçmiş en iyi sitcom uyarlaması. Özellikle İhsan-İrfan ikilisinin sahnelerinde sesli gülüyorum hatta çok aşırı sesli.. Ama bende bir yan etki bıraktı, etkinin adı "Şabalak" yani İhsan'ın en çok kullandığı kelime..Olduk olmadık yerlerde söylememek için kendimi zor tutuyorum. Şimdilik içimden söylüyorum ama yakındır dışarı çıkması. Neyse hazır kimse yokken fırsattan istifade: şabalak şabalak şabalakkkkk :)

* Konu izlemekten açılmışken.. Geçtiğimiz hafta buraya yazmaktan çekineceğim ama muhtemelen başka bir yazıda dayanamayıp eninde sonunda itiraf edeceğim saçma sapan, yüzeysel mi yüzelyel, bayık mı bayık bir dizi izliyordum. İzlerken karakterlere, oyunculuğa, senaryoya saydırmaktan mı sıkıldım bilmem ama bi an diziden kopuverdim ve irkildim, sanki dizi beni izliyormuş gibi geldi. Elma'nın ekranını çatt diye kapattım.  Kendime gülemeyecek kadar kendime yakalanmış hissettim. Sonra kalkıp bi kahve yaptım. Böylece konu kapanmış oldu. 

* Satranç, şabalak ve kendini ağır yargılamanın yol açtığı geçici algı kaybı dışında bu ara sağlıklı lezzetler yaratmak benim dünyamda çok popüler. Geçtiğimiz hafta da mercimek unuyla glutensiz, sağlıklı, bol lifli, havuçlu tarçınlı yeni bir kek tarifi geliştirdim. Başta beni çok heyecanlandıran bu keşif günün sonunda bir sonraki emre kadar oyuncak sandığına kaldırıldı. Çünkü, normal şartlarda normal unlu, şekerli, glutenli bir dilim keki dörde bölüşerek yiyen dört kişi benim yaptığım bir kalıp kekin tamamını yedi. Yani tam bir "ayy çok hafif valla yediğini hissetmiyosun" vakasına imza attık. Demek ki neymiş? Hissetmek önemliymiş. Hissetmek her şeymiş. Hay bin beşyüz yetmiş altı kunduz!

* Bir akşam işten biraz erken çıkıp eve geldim. Hızlıca üzerimi değiştirip pofidik yorganımın altına girme planı yaparken bi baktım telefonum yok. Şöyle bi etrafıma bakındım..yok. En son eve gelirken takside arkadaşımı aramıştım. Belki taksiden inerken yola düşmüştür dedim. Gündüz aldığım anti-alerjik ilacın da sersemlik etkisindendir sanırım kafa bi dünya üstümü de tam giyinmeden kabanımı giyip indim sokağa. Ama orada da yok. Alerjik yüzümü önüme düşürüp eve çıktım. Aman yaa napiyim sağlık olsun dedim. Ertesi sabah gidip telefon alırım diye planladım. Ve hatta hangi modelden alacağıma karar vermek için kısa bir de araştırma yaptım. Her ne kadar olayı sakince karşılasam da içten içe "ama ben bu telefonla devam etmek istiyodum yeeaaa" diye geçirmedim değil. Neyse, pofidik yorganın altına girdim ve müzik dinleyip bir şeyler okumaya başladım. Yaklaşık 6 saat sonra telefonum elimdeydi. Telefonumu ısrarla çaldırmaya devam eden sevgili dostum ve yardımsever taksi şoförü amcanın ortak çalışması sonucunda.. Neymiş? Bir ilişki bitmediyse bitmiyormuş. Seninse geri geliyormuş. Dünya hala çok güzel bir yermiş..Falan filan filan..


5 Şubat 2017 Pazar

Bir Kırmızı Işık, Bir Adam, Bir Masa


* Şehrin en kalabalık caddesinde yürürken kırmızı ışıkta durduk. Bana dönüp "Şimdi yanımdan geçip giden adam belki de bu dünyadaki en iyi arkadaşım olabilirdi..ama sadece geçip gittiği için artık öyle bir şansımız yok" dedi. "Nasıl yani?" diye sordum; "Her şeyi kaçırıyoruz işte böyle" dedi. "Ben hiç öyle düşünmüyorum." dedim. Ayrıca hiçbir şeyin de kaçtığı yok. Gerçekten karşılaşman gerekenlerle karşılaşıyorsun, hiçbir şey engel olamıyor, olamaz..

* Yeşil ışık yanınca yürümeye devam ettik.. En sevdiğimiz cafe çok kalabalıktı ama en köşede iki kişilik boş bir masa görünce bu sefer ben ona dönüp "Bak mesela bu masa önümüzdeki birkaç saat boyunca en yakın arkadaşımız olabilir" dedim. Yaklaşık bir buçuk saat sonra can dostumuz masamız da günün ana fikri konusunda bizimle aynı görüşteydi; şöyle ki "Can yanmasından korkanlar can sıkıntısına mahkum oluyor"du..

* Bir dilim havuçlu keki eşit iki parçaya bölmeye uğraşıyordum ki "Derste hocanın söylediği giriş kapısını hatırladın mı?" diye sorarak konsantrasyonumu bozdu. Eşit kesemediğim büyük parçayı onun tabağına koyarken "Evet, yaran nerdeyse giriş kapın orası demişti" dedim. "Havuç hafızaya iyi geliyor heralde" dedi. "Olabilir" dedim. "Ama kekin içindeki havuç sayılmaz bence. Hem şekerli hem pişmiş." diye ekledim. "Her şeyi ciddiye alma hastalığın mı var yoksa benimle dalga mı geçiyosun?" diye sordu. "Hem ikisi hem hiçbiri" dedim..

* "Peki şimdi sen hiç sosyal medya kullanmicak mısın artık?" diye sordu. "Bilmem ki, şimdilik hayır gibi" dedim. Beni sosyal medyanın ayrılmaz parçası olarak gören bi grup arkadaşımın durumu fark edince hemen "iyi misin" diye mesaj atması, geri kalan küçük bi grubun da "beni neden engelledin ki?" diye yazması mesela.. Durduk yere sosyal istatistik serildi önüme. Aynı olay, aynı kişi ve bu kadar farklı tepkiler.."Çeşit çok güzel di mi?" diye sordum masamıza. Ses vermedi..

* Sonra konu bağımlılıklara geldi. Hazır yeri gelmişken itiraf ettim. Dedim ki, ben mutfakta bir şeyler yaparken bir şeyler izliyorum, dinliyorum. Sonra sofraya oturunca da kapatmıyorum. Ama biliyorum ki bu yaptığım doğru değil. Ama izliyorum işte. "Eğer yemek yerken bir şeyler izliyorsan sorun yok; ama bir şeyler izlerken yemek yeme alışkanlığın varsa o sıkıntı" dedi. "Zinhar!" dedim. "Eyvallah" dedi.

* "Hadi anlat bakalım sen bu yogayı neden bu kadar sevdin" dedi. "Ahimsa" dedim "Hayırdır inşallah o da neymiş?" dedi. "Şiddetsizlik yasası" dedim. "Hoca diyor ki, yoga sınırlarımızı fark edip kendimizi zorlamama olgunluğudur" diye ekledim. "En çok kendimize şiddet uyguluyoruz aslında. Zorluyoruz, sonucu beğenmiyoruz, sonra daha çok zorluyoruz. Ve kendime daha şefkatli davranmaya karar verdikten sonra tanıştım yogayla. Tam yerinde, tam zamanında" dedim. "Şimdi konuyu kırmızı ışıktaki adama bağlayıp bana son darbeyi vuracaksın di mi?" diye sordu. "Hayır" dedim. "Şiddet yok, hem zaten kendi kendine yaptın bana gerek kalmadı."  


22 Ocak 2017 Pazar

Bir Ağaç, Bir Çocuk, Bir Yonca


Serin bir yaz akşamı ofisten hızlıca toparlanıp çıktım. Eve gitmeden önce ağacıma uğramak istedim. 
Çok özlemiştim onu. Aslında diğer ağaçları da..Ama en çok onu!

Ona her dokunduğumda ve onu ne kadar çok sevdiğimi söylediğimde,
içimde ufaktan bir suçluluk belirir.
Ve hemen diğer ağaçlara dönüp;
"Sizi de çok seviyorum yanlış anlamayın" diye açıklama yaparım.

O akşam da aynı şekilde,
diğerlerine açıklama yapıp işi tatlıya bağladıktan sonra,
oturdum en bi sevdiğimin yanına.
Sırtımı dayadım ve başladım konuşmaya..

Tam "A Good Year" filmindeki Max hakkında bir şeyler anlatıyordum ki,
karşıdaki parkta oynayan çocuklardan biri hızlıca yanıma gelip
"Afedersiniz ama ben bişe sorucam" dedi.
"Sor tabii" dedim şaşırarak.
"Çok merak ettim siz burada ne yapıyorsunuz?" diye sordu.
En sevdiğim ağaçla oturmuş Max'in dedikodusunu yapıyoduk diyemedim tabii.
"Hiiiç öyle oturuyorum" dedim.

Gözlerini kocaman açıp bakışlarını üzerime kilitlemiş,
"Ben sizi öyle uzaktan görünce gelip bi konuşmak istedim" dedi.
Gülümsedim. "İyi yaptın" dedim.
Diyecek bir şey bulamadı. Ama yanımdan ayrılmak istemediği de o kadar açıktı ki..
Tam "Çantanız ne kadar da güzelmiş" diye konu açmıştı
hemen arkasından bakıcısı gelip beni rahatsız etmemesi konusunda ingilizce uyarılarda bulundu.
Ben de dönüp rahatsız olmadığımı, rahat olmasını söyledim.
Bunun üzerine çocuk bana dönüp,
hayranlığını gizlemeye hiç gerek duymadan
"Aman tanrımmm muhteşem ingilizce konuşuyorsunuz yoksa siz ingiliz misiniz?" diye sordu.
Güldüm. Teşekkür ettim. Ve tabii İngiliz olmadığımı ekledim.
"Olsun sonuç fark etmez siz onlardan daha güzel konuşuyosunuz" dedi.
Bakıcısı artık gitmeleri gerektiğini söyledi.
Bizimki bir dakika ek süre rica etti.
Bana dönüp "Siz buradaki cafeye hiç geliyo musunuz?" diye sordu.
"Evet bazı akşamlar uğruyorum" dedim.
Çok rahatlamış bi şekilde,
"Tamam o zaman belki yine karşılaşırız" dedi ve bakıcısının elinden tutup gitti.
Derken bi anda hızla geri döndü ve bir yonca koparıp bana verdi.
"Bunu benim için saklar mısınız?" dedi.
"Tabii ki!" dedim.

Sonra ağacıma yaslanıp düşündüm..
Eğer bu çocuk 4 yaşında olmasaydı,
Mesela 35-40 falan olsaydı..
Muhtemelen,
bana uzaktan bakıp
belki de bakmamış gibi davranacaktı.

Sonra dedim ki neden durduk yere çocuğun geleceğini yargılıyorum ki?
Belki de hiç kapatmayacaktır kendini kimbilir.
Yani umarım..

Bu yazıyı neden yazdığıma gelecek olursak..
Bugün telefonumu karıştırırken,
o gün ağacımın yanında çektiğim bu üstteki fotoğrafı gördüm.
Üzerine de,
defterimin arasında çocuğun verdiği yoncayı buldum aylar sonra.
O zaman dedim,
kulaklarını çınlatmak gerek güzel ve açık kalpli miniğin..







20 Ocak 2017 Cuma

Cuma Notları


* Ara sıra sosyal medya hesaplarımı dondurup bir nevi detoks yapardım. Biraz ara vermek, biraz mesafe koymak ve belki de bağımlı olmadığımı kendime göstermek için. Ama bu sefer bi kat yukarı çıktım ve hesaplarımı sildim. Zaten son zamanlarda ilgimi kaybetmiştim. Hem kullanmıyodum pek. Bu kararı verdiğim sabah Dr. Cal Newport'un "Quit Social Media" adlı TED konuşmasına denk gelmem de tesadüf olamaz diye düşünüyorum. 

* Bir sabah Starbucksta kahve içip bir şeyler yazıyordum. Tam kasanın karşısındaki masada olduğumdan sanırım ara ara gelen gidenleri izliyordum. Bi adam dikkatimi çekti. Diğerlerinden daha farklı verdi siparişini. "Havuçlu kek istiyorum ama şu önden ikinci olanı gözüme kestirdim onu paket yapabilir misiniz?" dedi. Birden sevdim adamı. Mesela kasadaki kişi kek isteyen 100 kişiye hangisi diye sorsa belki de birçoğu "fark etmez" diyecekti. Ama o adam demedi. Çünkü fark eder. Hem de çok..Sevmiyorum "Fark Etmez"cileri. En çok da kendi fark etmezci versiyonumu. Salmış, bırakmış, kopmuş, hissiz haller. Hayır hayır hiç benlik değil!..

* O değil de "netlik" çok güzel bir şey değil mi?.. Ne istediğini bilmek.. Sonra onun önünde arkasında durabilmek.. Güzel hem de çok!.. Bazen "ne istemediğini" bulmakla başlıyor her şey. Sonra gerisi geliyor. Üstüne de biraz heves biraz cesaret işlem tamam. Yaa işte bi havuçlu kekten nerelere geldik..

* Bir spor çıkışı yine kendimi çok iyi hissediyorum. Ne güzel ya iyi ki de üşenmemişim gelmişim diyorum. Spordan sonra daha hafif ve bir o kadar da güçlü hissediyorum. Hatta sanki çantam da gelirken daha ağır gibiydi. Halbuki kas çalışmadım kardiyo yaptım sadece. Ayy bi sonraki hafta ağırlık çalışmaya mı başlasam bak işte o zaman uçarım resmen evet evet tabii..Derken eve gelince spor ayakkabılarımı kulüpte unuttuğumu fark ettim!.. Yani o çantadaki hafiflik bu yüzdenmiş. Neyse olsun :) Ama tabii sporun iyi hissettirdiği doğru tabii evet tabii..

* Spor demişken.. Soyunma odası çok ilginç bir yer. Yani en azından kadınların bölümü öyle diyebilirim. İş çıkışı koştur koştur gelip Clark Kent gibi iki saniyede kostüm değiştirerek koşa koşa koşu bandına çıkıyorum. Yani koşmaya koşuyorum resmen! Ama bu konuda biraz yalnızım. Çoğunluk koşu öncesi imaj çalışması yapıyor. Saçlar düzleşiyor, makyaj tazeleniyor falan filan..Yani bi insan neden spor için süslenir ki diyesim geliyor susuyorum. Sus Raso, yargılama Raso, şimdi o düşündüklerini de geri al..Hem sen de spor sonunda pancar yatağında yarım bırakılmış çilekli topitop gibi görünüyosun. Onların en azından şekli bozulmuyor. Sus da örnek al. Hayır vazgeçtim alma hem topitop iyidir. Neyse uzamasın ben çantamı hazırlayıp spora gidiyorum :)







14 Ocak 2017 Cumartesi

Tanrı, Kariyer, Yemek ve Sarı Kafa


"Tanrım!..Konuşmamız lazım" dedim.
"Koy kahveyi geliyorum." dedi.
Kahveleri hazırlarken ne anlatıcam nereden başlicam falan filan bi aklımdan geçirdim.
Tam karşısına geçip konuşmaya başlicaktım ki bi baktım bunun ifadesi bi değişik.
Tadı yok gibi. Şaşırdım. "Hayırdır neyin var?" diye sordum.
"Hiç işte..Sıkıldım. Gidesim var buralardan"

***

"Yok artık!..Neden kimden sıkıldın bak üstüme alınıcam şimdi!"
"Alınabilirsin Ra'cım ve hatta sen de Selincim ve diğerleri de"
"Ya komik misin nesin..Bırak şimdi komiklikleri de anlat bana. Şimdi ciddi ciddi istifa etmekten mi bahsediyosun sen..koskoca Tanrı?"
"Akıllı bıdık seni bak nasıl da anlayıverdin hemencecik. Sarı kafasın ama maşallahın var"
"Sizden sıkıldım daraldım gidiyorum diyosun yani?"
"Bingo"
"Aşk olsun ya neyimizden sıkıldın ki? Hem ben sana her seferinde başka çeşit olaylar getirmiyo muyum?"
"Hayır canım sen her seferinde aynı şeyi ısıtıp ısıtıp önüme koyuyosun. Bazen üzerine mozarella rendeleyip sosluyosun da kusura bakma yemem ben bunları. Ki aslında mozarella severim ya neyse"
"Üfff tamam şimdi kendimi savunmakla uğraşmaya niyetim yok. Hadi geçelim beni. Bana en baştan anlat. Asıl sorun ne?"
"Heyecanımı kaybettim. Yani nasıl desem böyle binlerce yıldır aynı konular aynı olaylar. Bazen bakıyorum size..Bi avuç gerizekalı bi aşağı bi yukarı dönüp duruyorsunuz."
"Hopp dedik!.. Ayıp olmuyo mu biraz?..Hem senle ben "bir"iz diyodun hani? Yalan mıydı hepsi?"
"Hayır değil tabii ki..Şu anda filtresiz açık açık anlatıyorum izin verirsen. Ama böyle üstüme geleceksen ben kendi katıma çıkmayı tercih ederim"
"Tamam tamam devam et. Başka?"
"Bi de kariyer konusu var tabii. Yani gelebileceğim son noktadayım. Tıkanmış hissediyorum."
"Hay bin kunduz ya!..Peki sen gidersen kim bakacak yerine nasıl olacak?"
"Ahh Selinimu kimse vazgeçilmez değildir. Bunu kaç kere söylemek zorundayım sana acaba?"
"Hocam ben şu an şok..Kusuruma bakmazsın artık"
"Ahahahahhahaha"
"Yedin di mi kafayı yaktın bütün devreleri. Bu kahkaha da o kısımdan geliyor?"
"Yok ondan değil de çok güzel yiyosun ona gülüyorum"
"Yemiyorum vallahi yemiyorum bıraktım nutellayı vişne reçelini"
"Son röflede senin IQ iyice uçmuş beybi ahahahah"
"Bi saniye ya sen benimle dalga mı geçiyosum bi saattir?"
"E ne sandın!..Hadi getir bakalım şu mozarellalı konuları önüme tam da acıkmıştım zaten"
"Yok yaa ben bi kahve içelim diye seslenmiştim sana"
"Aaa inanmıyorum..Vay be iyiymiş"
"Ahahahahhaah"
"Sanırım bu sefer ben yedim?"
"E sen demiyo muydun biz "bir"iz diye?
"Haklısın Pedimu"
"Bekle getiriyorum yemekleri"

***

Sonra yemeklerimizi yedik.
Hem ilk defa tadıyormuş gibi hem de o yemeği biz icat etmişiz gibi.
Ne aynı şeyin üstünden çok kere geçtiğimize üzüldük..
Ne de aldığımız derslerle ego şişirdik.
Güldük. Öğrendik.
Yedik. İçtik.
Falan filan :)


10 Ocak 2017 Salı

Kar, Tilkiler, Trekking ve Diğerleri


evde içme suyu bitmiş.
çeşme suyu mu içsek ne yapsak diye düşünürken,
çıkıp bi Uludağ havası alalım dedik.
ben, kendim, Ra, Selin ve diğerleri evet :)

hem dedik ki,
hani kafayı kurcalayan bikaç şey var,
onları da aradan çıkarırız.
belki eve dönünce bambaşka kişiler oluruz,
ki bu durumda şizofreni oscarlarına da başvurabiliriz!

neyse,
72 kat giyindikten sonra -kişi başı 9 kat ediyo-
çıktık dize kadar karlı sokağa.

bir iki dakika sonra bi baktım,
ne konusu ne düşünmesi!
tek bir şey sadece,
adımlara konsantre olup dengede kalmak.
ve nefesle içime dolan tertemiz bembeyaz hava.

yani kilometrelerce yol gidip,
bi hafta on gun inzivaya çekilsem
böyle bir "an" yaşayamazdım.
"şimdi" ve "burada" olmak
dünya üzerinde başka hiçbir şey yokmuş gibi..

marketten su alıp eve geldikten sonra
sıcacık kahvemi aldım elime,
pencereden az önce üzerinde yürüdüğüm sokağı izledim.

aklıma adrasan'da katıldığım trekking maceram geldi.
hiç tanımadığım 20 kişiyle gittiğim..
ilk günü pişman olup geri dönüş bileti almaya çalışmıştım.
bayram tatili olduğu için de bilet bulamamıştım.
burada ne işim var napıyorum 
kimseyi tanımıyorum
üstelik hiç trekking de yapmadım daha önce eyvah!

sosyalleşmeye de yanaşmamıştım,
kendimi odama kapatıp müzik dinlemiştim ilk gece.
ikinci gün de herkesten önce hazırlanıp 
trekking için yerimi almıştım.

ayy ben daha önce yapmadım 
aman geride kalıp kaybolmayayım paniğiyle,
aşırı konsantre bi şekilde yol almıştım.
bir gün önce yağan yağmurdan
vıcık vıcık bataklık gibi toprağın üzerinde,
kaymamak için pür dikkat,
geride kalmamak için inanılmaz gayretli..

başka hiçbir şey yoktu aklımda.
halbuki ben o geziye,
kafamda kuyrukları birbirine dolanan tilkileri
bi ihtimal birbirinden ayırabilirim diye katılmıştım.
saatlerce tek odak noktam kaymadan düşmeden dağın diğer tarafına geçebilmek oldu.

ve sonuç:
trekking turunu birinci olarak bitirdim!
hay bin kunduz evet :)

ve yanında bonus olarak,
"bi saniye ya ben gerçekten yaşamayı çok seviyomuşum" jetonu.
yoksa ne diye kaymamak için o kadar kasıcam ki?

o akşam o hiç tanımadığım insanların
meğer ne kadar da kafa dengi eğlenceli olduklarını gördüm.
ayy ne iyi etmişim de gelmişim havaları..
kimiyle kitap tartışmalar,
kimine kurabiye tarifi vermeler,
eğlenmeler, gülmeler, şakalar, komiklikler!

ikinci gün çok daha zorlu bir trekking vardı.
aslında o gün 6 saatlik maratondan sonra hiç halim de yoktu.
Olimpos'a gidip kumsalda takılsam ohh ne güzel de olurdu ki!

ama hırs bi kere girdi ya içime,
olmaz dedim.
hatta geceden çantamı hazırladım.
sabah erkenden kapıdaki yerimi aldım.
bi baktım ki 20 kişilik gruptan sadece 4 kişi gelmiş.
"nasıl yani nerdeler geri kalanlar?" diye sordum.
"onlar dün çok yorulmuş bugün kumsalda takılacaklarmış" dediler.
tabii sırtımda çantam çoktaaan otobüse binmiştim bunu duyduğumda.
yani böyle bi seçenek vardı.
hatta kendime de sunmuştum.
şimdi başkaları gerçekleştirince mi içime oturdu ki?
bana ne ki onlardan?

o gün de 6 saat full konsantre tamamladım turu.
tabii ki sormaya gerek yok en birinci benim :)
güzel de oldu.
hem hareket iyidir.
ama kumsal da iyidir.
hem şimdi ne de güzeldir.
kendine o hakkı tanıyan insanlara nasip.
ahh ahh!..

bi kar yağdı,
zaman makinesine girdim resmen.
neden böyle oldum ki?..
bilemiyorum.


*bu da bu aralar ennn birinci sevdiğim adam..hastasıyım ;)







8 Ocak 2017 Pazar

Karlı, Meteorlu, Soğuk ve Kahveli Notlar


* İlk deneme dersinden itibaren içine çekildiğim Yin Yoga dersinin ortasındayız. Bizimkisi bir nevi ilk denemede aşk. Neyse.. Hocayı dikkatlice dinleyip izleyerek sonunda o zor pozisyonda tastamam duruyorum. Hoca yanımdan geçerken şöyle bir bakıyor, kafamı kaldıramıyorum ama bakışlarını hissediyorum üzerimde. Ve ilk defa bana dokunmadan bir milim bile düzeltmeden geçiyor yanımdan. Mutlu oluyorum. İlk defa bir sınıf dersinde başkalarıyla yarışmıyorum evet. Hiç kimseye bakmıyorum kim hangi hareketi nasıl yapıyor diye. Ama yine de hocanın onayını almak mutlu ediyor beni. Bir yandan böyle mutlu olsam da pozisyonda uzun süre kalmak beni çok zorluyor. "Hadi Raso  dayan!" diyorum "Az kaldı hadi iki dakika var yok"..Tam o sırada hoca "Sonsuza kadar bu pozisyonda kalacakmışsınız gibi bütünleşin. Kendinizi zorlamadan, rahat ettiğiniz ve etkiyi hissettiğiniz noktada kalarak.." gibi bir şeyler söylüyor. Bir de üzerine "Bitişe odaklanmayın. Kasmayın. Tahammül etmeye çalışmayın." demez mi.."Hay bin kunduz!" diyorum içimden. E ben kendimi bildim bileli spor yaparım. Evet keyif de alırım. Çok da severim. Ama bitişlere odaklanmak işin şanındandır ki..Son dakikaları saymak..Belki de o yüzdendir kardiyoda son 7 dakika geçmek bilmez. Neyse dostlar, bir dersimizi daha aldık. Neymiş, sonsuza kadar orada kalacakmış gibi bütünleşmek evet tabii hadi bakalım bana bol şans!..

* Bundan yaklaşık 6 ay önce spor kulübüme küstüm. (yalnız onun haberi yok siz de çaktırmayın sakın) Kaç yıl oldu bilmiyorum 10 yıl falan herhalde. Neyse, ilk defa böyle bi uzaklaşma soğuma halleri geldi bana. Olmuyor gidemiyorum. Sanki her gittiğimde beynimde bir plak başlıyor çalmaya. Kötü sahneler, kötü konuşmalar, dramalar falan filan..Neyse zaten üyeliğim Şubat'ta bitecek ben de yenilemem olur biter böylece resmen ayrılmış oluruz dedim. Sonra..Aralık'ın ilk haftasıydı sanırım. Bir gün içimden bir kulüp aşkı yükseldi. Hemen hazırlanıp gittim. 50 dakika kardiyo sonrasında buhar banyosunda yüzümde şapşal bi gülümseme.. Peki ne oldu?..Nasıl barıştık?..Beni asıl rahatsız eden şeyi bulup yüzleşince artık o plak çalmamaya başladı çünkü. Sonrası da çorap söküğü..Her fırsatta çantamı hazırlayıp aradaki 6 ayı telafi etmeye başladım. Yüzümden eksilmeyen o şapşal gülümseme de bonus oldu :) Evet üyeliğim Şubat'ta bitiyor ve hemen yeniliyorum. Ve hatta Ocak sonu avantajlı süper bi paket varmış ondan yaptırıyorum. Nerden nereye di mi Raso..Neymiş, bundan sonra gerçekle yüzleşmeden mekan, insan, zaman suçlamak yokmuş. Aferin 10 numara 5 yıldız!

* Spor meselesi çözülürken aklıma 8 yaşımda tenis hocam Patricio'dan aldığım en önemli ders geldi. Bir Mayıs sabahı Yelken kulübünün tenis kortundayız. Turnuva maçının tam ortasında. Aşırı hırslı, heyecanlı falanım. Yaşıtım olan rakibimi yenmek bir yana bir de üzerine denize dökmek istiyorum. Raketimi elimin uzantısıymış gibi benimsemişim. Toplara tüm gücümle vuruyorum. Derken mola esnasında Patricio geldi yanıma. Tam da o kırık İtalyan aksanıyla "Aferin Raselin süpersin" gibilerinden bir övgü&gaz karışımı beklerken gözlerimin içine bakarak iki elini omuzlarımın üzerine koydu. "Raselin sen ne yapıyor ben hiç anlamıyor?" dedi. Daha cevap veremeden "Karşıdaki düşman değil arkadaş. Sen onu istiyor öldürmek?" diye sordu. Çok utandım. Açıklama yapamadım. Sıcaktan mı utançtan mı bilmem daha da kızardım. Mola biterken "Şimdi git ve tenis oyna hadi" dedi. Üzerinden 24 yıl geçmiş. Hala hayat kurtarıyor Patricio'nun bu dersi..

* Tenis kortunda adam öldürmeye meyillenen ben, şimdilerde sayılara skorlara karşı duruyorum. (Patricio sil gözyaşlarını hadi tamam duygusala bağlama) Mümkünse hiçbir şeyi ölçmeyelim, rakamlara vurmayalım hesap kitap yapmayalım istiyorum. Sanki bir ölçme hesaplama sarkacı varmış da bir ucundan diğer ucuna yerleşmiş gibiyim. Dengeye gelmek için bu yolculuk şart mıdır?..Hadi hayırlısı.

* Elimdeki kitap akmayınca sanki her şey duruyor. Takılıp kalıyorum, ilerleyemiyorum. Kitabı elime alasım gelmiyor. Yeni kitaba da başlayamıyorum. Ama ona ayırdığım zamanda başka bir şey de yapamıyorum. İşte tam bu noktada bir karar vermek gerekiyor: Tamam mı devam mı?.. Tamamsa rafa kaldırmak gerek. Ve zamanını beklemek. Ve hatta belki de hiçbir zaman o zamanın gelmeyeceğini kabullenmek. Sonra da bir yenisine başlayabilmek. Üniversitedeyken her dönem bir ders için withdraw (geri çekilme) şansımız olurdu. Seçtiğin bir dersi yaklaşık 4 hafta sonra bırakabiliyordun. Böylece sana fazla gelen, zorlayan belki de sana hiç uygun olmayan bir dersi dönemin sonuna kadar sırtında taşımana gerek kalmıyordu. Üstelik makul bir süre deneyip öyle karar verebiliyordun. Okulun bana verdiği şansı ben neden kendime vermeyeyim ki? Ayy deli miyim ben neyim niye vermicem hay allah!..

* İlkokul 5. sınıfta anadolu lisesi sınavlarına hazırlanıyordum. İstediğim okulu kazanacağım garantiydi de, e hırslıyız ya ille de derece yapmak lazımdı. Bu durumda bir de dişli rakip gerekir di mi..Hazır bulunmuşu vardı elimin altında. Biz adına Berk diyelim de ifşa olmasın gece gece :) Ben sınava mı hazırlanıyorum Berk'i gömmeye mi orası tartışılır. Deneme sınavına girip çıkıyoruz. Sağlam derece yapmışım ama o da ne!..Berk beni geçmiş. Skandal!..Eve gelip ağlıyorum. Böyle durumlardan fersah fersah uzak annemle babam beni karşılarına alıp "Saçmalama o senin arkadaşın, siz yarışmıyorsunuz. O okulda ikinize de yer var. Arkadaşın iyi bir derece yaparsa onun için ancak sevinebilirsin. Eve gelip ağlayamazsın sana hiç yakışmıyor." gibisinden sofistike teselliler yapadursun ben gün geçtikçe daha da hırslanıyordum. Tabii Berk de aynı şekilde. O sırada komşu olduğumuzu, biribirimizi çok sevdiğimizi, birlikte çok eğlendiğimizi de unutmuştuk tabii. Neyse asıl sınav geldi çattı ve bu sefer ben onu geçtim. İkimiz de iyi dereceler yapmıştık. Ama ben onu geçmiştim ya, okulun en eğlenceli son haftasında Berk gelmedi. Hayatımda ilk defa mideye öküz oturması tecrübe etmiş oldum. Sevinemedim. Tadını çıkaramadım. Dışarıya her şey güzelmiş pozları yaparken gözüm onun boş sırasına takıldı kaldı. Ortada bir kaybeden varsa eğer, hiç kazanan olmuyormuş, bunu öğrenmiş oldum. Yıllar sonra üniversite sınavı geldi. Kimseyle yarışmadık. İkimiz de derece yaptık, Boğaziçi'nde farklı bölümleri bitirdik. Şimdi o da ben de hala , o ders sayesinde belki, kimseyle hiçbir şekilde yarışmıyoruz. Biz kendimize fazlasıyla yetiyoruz ki zaten :)

* Yani dostlar, özetle, kendine her şey olma hakkını verirsen her şey çok daha kolay oluyormuş. Bunu anlamak ve anlatmak için o kadar uzun yazmaya gerek var mıydı? Bence vardı. İyi de oldu ben bi rahatladım sanki. Hem sen de bu satırlara kadar geldiysen sana da iyi gelmiştir tabii evet neyse beni sinir etme şimdi raketimi alıp maç yaparım seninle :)






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...