20 Mart 2016 Pazar

Şimdi


Bir süredir izliyorum seni.

Biraz gerginsin. Azıcık da mutsuz.. Az buçuk da kapalı..

"Nasılsın?" diye sorulduğunda açık vermemek için dudağının kenarına yapıştırdığın "yok bir şey" gülümsemesi canını yakıyor. Biliyorum. Belki de bu yüzden, sormuyorum nasılsın diye.. 

Bir şeyler istemişsin; olmamış. Olabilir. Bu kısımda sorun yok. Peki bu konuda yalnız olduğunu mu sanıyorsun acaba? ..

Herkesin bu üç boyutlu dünya üzerinde kendine özel bir konusu ve o konuya ait özel bir sınavı var. İşte bu yüzden herkesin kulvarı farklı. 

Ve senin bu boyuttaki sınavının bir parçası kendini şu anda olduğun gibi kabul etmek..Bunu gerçekten yapabilirsen..Kendini yargılamadan, üzmeden, ezmeden.. Kendinden şefkatini esirgemeden sımsıkı sarabilirsen eğer..işte o zaman her şey mucizevi bir şekilde değişecek. 

Geçen gün senin bir çocukluk fotoğrafına bakarken "bu çocuktan yardım alsana" demiştim. Sen de bana dönüp "ben o çocuğa ihanet etmişim gibi hissediyorum" diyerek ağlamaya başladın. O an sustum; bir şey diyemedim ama seninle aynı fikirde değilim. Sen, o çocuğun kahramanısın. Onu, geçtiği tüm zorluklardan kurtaran, kötülüklerden koruyan, her düştüğünde yerden kaldıran, kalbinin kararmasına izin vermeyen, her yeni güne ışıkla ve umutla uyanmasını sağlayansın.. O seni çok seviyor. Ve hep yanında olmak istiyor. Sana sarılarak uykuya dalmak, yoldan karşıya geçerken sadece senin elinden tutmak istiyor. 

Ve ben..Her ne olursa olsun seni çok seviyorum. Kim olduğun ne olduğun umrumda değil. Benim için sen hep en özel, en değerli, en yakın, en güzelsin.

Dostum, arkadaşım, beraber zıpladığım, çekinmeden detone şarkılar söylediğim, dalga geçtiğim, sustuğum, durduk yere gülümsediğimsin.

Bunların hiçbirini unutma ve uyanık ol. 

Dön ve sadece kendine bak. Kimseyle yarışmıyorsun unutma. Bu, senin hikayen. Hikayene sahip ol! Hadi bıraktığın sahneye yine yeniden çık! 

Ve nefes al.

Ve kendine doğru bir adım at.

Ve gülümse.

Şimdi :)






6 Mart 2016 Pazar

Pazar Notları


* spor kulübünün girişindeki kara tahtada "aferin bugün de üşenmedin spora geldin!" yazıyor. ve onu her okuduğumda iyi hissediyorum. içten içe kendi kulağıma fısıldayıp tekrarlıyorum. bunu bir dostumla paylaştığımda ona anlamsız geldi. çünkü ona göre benim eksta sarf ettiğim bir çaba söz konusu değilmiş. ben dünyaya zaten bu şekilde motive olarak gelmişim. (adamın kafasında yarattığı Raselin insan değil heralde) spor yapmayı çok sevdiğim doğru evet. herhangi birine göre motivasyonum daha yüksektir onu da kabul ediyorum. ama ne olursa olsun sabah 6da birkaç saniyeliğine "acaba bugün gitmesem mi..akşam mı gitsem." gibi şeyler geçiyor. ya da akşamları "sabah erken kalkıp gitsem.." diye bi duraklıyorum. yani özetle, her spora gidiş entegre otomatik motivasyonla olmuyor. ve bu yüzden de her seferinde kendimi kutluyorum. "aferin sana Selin!" diyorum. "Ra, seninle gurur duyuyorum!" diyorum. iki isimli olmanın en güzel taraflarından biri de bu. Sıkıcı monologlardan kurtarıyor insanı :) neyse, kendinizi kutlayın ihmal etmeyin..

* 6-7 yaşlarındaydım; bir akşam mutfakta sofra hazırlanırken anneme dönüp "ben en çok renkli çiçekli tabakları seviyorum" dedim. "çıkar onları kullanalım o zaman" dedi. "ama olmaz ki onlar çok güzel, misafirler için" dedim. annem bana o kadar kızdı ki, sesi hala kulaklarımda. "misafir de kim oluyormuş!" diyerek girdi söze. "bir daha senden böyle bir şey duyarsam affetmem!" diyerek kapattı konuyu. o akşam benim en sevdiğim tabaklarda yedik yemeklerimizi. ve ben bir daha asla kendimi özel, önemli ya da herhangi bir misafirden ayırmadım. en güzel tabakları, bardakları, peçeteleri kendim için kullanıyorum. ve bana katılan dostlarımla da aynı şekilde paylaşıyorum. o akşam annem bana o kadar sert tepki göstermeseydi her şey farklı olacaktı. böyle düşününce bi tuhaf geliyo. neyse, iyi ki yemişim o azarı, afiyet olsun bana :)

* uzunca bir süre yarım elmaların peşinde koşup elde ettikten sonra "ama bu elma yarım" diye şikayet ederek başka yarımların peşinde koşanların masasına misafir oldum geçtiğimiz akşam. "bir boşluk var dolmuyor" dedi birinci yarım; "al benden de o kadar!" dedi ikinci; "ölmeden geçmeyecek!" dedi üçüncü.. sıra bana geldi; "bende yer yok" dedim. anlaşamadık. konuşsam sabaha kadar anlatabilirdim. ama canım istemedi. özet geçsem; sadece durup "sen önce kendin tam bi elma ol sonra git kendine tam bir elma, armut, çilek ne istersen al" desem.. yok demedim vazgeçtim. "o boşluk ancak kendinle dolabilir, kendini geliştirip büyütüp emek verip potansiyel "tam"ına dönüşürsen mümkün" derdim ama üşendim demedim. sonra aklıma bir workshopta grup arkadaşımın söylediği "önemli olan 1 olmak değil; birlikte olmak" sözü geldi. ama onu da söylemedim.  onun yerine "uykum geldi kaçmam lazım" dedim. çok aşırı üşengeç ve yalancıyım evet. ama her zaman değil; o akşama çok aşırı özel :)

* kendini sevmek, kendini olduğun gibi kabul etmekle başlıyor. şu an şu saniye her neysen, her kimsen ve bu hale gelmek için nasıl bir geçmişten geldiysen..aynen o şekilde kabul etmek.. bu konuda bir eğitim sırasında Aret'in söylediği çok sevdiğim bir söz var: "hepsi benim, hepsi ben'im".. her şeyi çok açık ve sade bir şekilde açıklamıyor mu?..

* çok sevdiğim bir dostumla kahve içerken, bir yandan bana kendisine çok iyi gelen terapi sürecini anlatıyordu. adım atmaya çekindiği bir durum için terapistinin söylediği "yola çık; yol açık" sözü çok hoşuma gitti hemen defterime not aldım. adım atmakla başlıyor her şey. minicik tek bir adımla..

* madem sözlerden açıldı konu; beni çok etkileyen başka bir konuşmadan bahsetmek istiyorum. aklına, fikrine ve de en çok hissine güvendiğim bir dostuma bir şeyler anlattıktan sonra biraz durdu; düşündü ve bana dönüp "zaman , zamana bırakmanın zamanı değil." dedi. şaşırdım. aynı cümlede bu kadar "zaman"ın geçmesine de; genelde "akışına bırak"çı dostumun bu sefer "bırakma" tarafına geçmesine de, rolleri değişmemize de.. her şeye şaşırdım. ben daha cevap veremeden "bir şey daha var; bir zamanlar altını çizdiğin şeyin gün gelir üstünü çizmen gerekebilir. işte o zaman cesur olmalısın" dedi. "saygılar üstat" dedim. "eyvallah" dedi.

* o değil de duştan sonra nemlendirici krem sürmek neden mutlu eder? bunu ciddi ciddi düşündüm. düşünürken 2 litre krem kullandım. sonra biraz daha düşündüm. neyse ki cevabı buldum. bu basit bir kozmetik işlem değil. evet kremlenmek cilde iyi gelir. nemlendirir, besler, yumuşatır. hatta kremi sürerken masaj etkisi yapar, kan dolaşımını hızlandırırsın. ama asıl cevap bu değil. kremlenmek iyi gelir. çünkü kendini seviyorsun; ve bunu bilmek yetmiyor. göstermek gerek. her dokunuşta zihnine, beynine, ruhuna ve hatta hücrelerine "seni seviyorum, sen çok değerlisin" diyorsun. hissettiriyorsun. bence budur evet.

* bi akşam çok değerli 3 dostumla yuvarlak bi masa başında ciddi şeyler konuştuk. game theory'den girdik monopoly'den çıktık. makro-mikro dengelere baktık. ölçtük, tarttık analiz ettik. ve sonunda karar verdik: kaçan kovalanır; ama gerçekten kaçıyorsa..kaçıyor-muş gibi yapansa sadece hedeften uzaklaşır. evet konunun vardığı nokta müthiş tabii :)



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...