30 Aralık 2016 Cuma

Çorba,Nohut ve Diğerleri


Gece boyu beni uyutmayan boğaz ağrım ve inecek mi çıkacak mı bir türlü karar veremeyen ateşim sayesinde sabahın 5inde cin gibi ayaktaydım.

Neyse iyi tarafından bakalım, her zaman için iyidir güneşten önce güne gelmek dedim. E ama zaten güneş 8de bile doğmamış oluyo ki ne anladım ben bu iyilikten diye soracaktım ki kendimi gerizekalı polyanna durumuna düşürmemek için zor tuttum. Dedim ya saat daha 5, yazık bana..

Bi gun önce pek bir şey yiyemediğimden mütevellit, sabahın o saatinde kahvaltı yapasım geldi. Dünya üzerinde tanıdığım herkes -Amerikadakiler dahil, hiç üşenmedim hesap yaptım- uykuda olduğundan kimseye "gel bana çorba yap" diyemedim tabii. 

Zaten en güzel çorbayı da ben yaparım ki diyerek geçtim mutfağa. Mutfağın en küçük patatesini ve en küçük havucunu en küçük tencereye rendeledikten sonra çorbam kaynamaya başladı. -Daha fazla ayrıntı vermicem yemek sayfasına dönecek yoksa :)-

Çorba kendi kendine olurken dedim ki neden yanına başka bişiler de yapmıyorum. Mutfakta ufak bir keşif turundan sonra nohutlu ıspanak yapmaya karar verdim. Bu sefer de mutfakta bulduğum tüm ortaboy şeyleri kullandıktan sonra nohutlu ıspanağım da kendini olmaya bıraktı.

E dedim, ekmek almamışım ki. Bu hafta markete hiç gidememişim nasıl alıcam? Zaten her ekmek olmaz. Organik olucak, ekşi mayalı olucak falan filan..Zor yani öyle her istediğinde alamıyosun. Bu hasta halimle de bu soğukta çıkıp alamam. Hem almaya niyetlensem de marketin açılmasına nerden baksan 3 saat var. Napiyim e hadi o zaman ekmeğimi de ben yapiyim dedim.

Tam buğday unundan, mayasız, çörekotlu kekikli minik ekmekçikler hazırladım. Fırına attım. Yemekler ocakta, ekmekler fırında pişerken dedim ki..Hayır o kısma girmek istemiyorum çünkü demeye yeltenmemle birlikte içerden "şimdi o fikrini sakince yere bırak ve bu mutfağı terk et" mesajı geldi. Aşırı Uçlar Optimizasyon müdürümden gelen mesajı görünce tırstım tabii. Zar zor bir ballı zencefilli çay yapmaya ikna ettim. Aldım çayımı Arthur'un karşısına geçtim.

Ve fark ettim ki..Gece uyutmayan boğaz ağrısı ve ateş sanki birden yok olmuş. Yani tamamen gitmemiş olsalar da sanki daha bi iyi davranıyorlar bana. Biyolojik olmasa bile psikolojik hissiyat bu..Neden acaba dedim?..Kendime bi çorba yapmak mı bu kadar iyi geldi?..

Hayır dedi Self-Compassion müdürüm. Kendine bakma fikri bile başlı başına şifalıdır, ki sen sadece çorba yapmadın maşallah 2 çocuklu aileye yetecek menü çıkardın dedi. 

O zaman dedim, ben artık kendime daha çok çok bakiyim ve hatta aşırı çok bakiyim.

Aşırı Uçlar Optimizasyon müdürüm içeriden koşarak geldi salona. Tam lafa girecekti ki "Tamam!" dedim. "İhtiyacım olduğu yerde ihtiyacım olduğu kadar. Her şey dengede. Tamam sakin. Hadi mutfağa!"

Birden yok oldu. Tek başıma kaldım. Çizgi film izledim. Sonra biraz uyudum..Falan filan fiş mekan :)




29 Aralık 2016 Perşembe

bır-akmak


Kalpli pembe post-it üzerine "bır-ak" yazıp karşı duvara yapıştırmamın üzerinden yaklaşık 18 dakika sonra bir yazıda Hermann Hesse'nin "Bazılarımız dayanmanın bizi güçlü kıldığını zanneder. Ama bazen bizi güçlü yapan bırakmaktır." sözleri çıktı karşıma.

"Tesadüfe bak!" diyecektim ki..Aslında tesadüf diye bir şey olmadığı ya da her şeyin tesadüften ibaret olduğu geldi aklıma. Hemen oracıkta bıraktım bu düşünceleri. Bak nasıl da hemen ödevimi başarıyla yaptım havasına giriyordum ki o notu yazana kadar geçen zamanlar geldi aklıma.

O notu yazmak hiç kolay olmadı. Önce kendi içimde tutarlı bir "bırakmak" tanımı yapmam gerekti.

Bırakmak yenilmek değildi. Vazgeçmek hiç değildi.

Hayatın sonuçlardan ibaret olmadığını ve süreçteyken de nefes alabildiğimi hatırlamaktı.

Sonucun kölesi olmaktan kurtulup süreçlerin efendisi olmaktı.

İyi de peki o zaman neden bana uğramıyordu?..

Kurduğum ilk cümlelerden birinin "Sabırlanamıyorum baba sabırlanamıyorum!" olmasıyla bir ilgisi var mıydı?..

Hiçbir şeyin boşuna olmadığını bilmekle birlikte hayatta en korktuğum şeyin bir şeyi "boşu boşuna yapmak" olması asıl sebep olabilir miydi?..

Bilemedim. Hepsine "olabilir" dedim.

Sonra dedim ki "bi saniye ya benim hiç bırakma hikayem yok mu?"

"Olmaz olur mu hiç!" dedi içimdeki Ra'dan Sesler Korosu.

Başladılar anlatmaya. Meğer ben yeri gelince çok da güzel beceriyormuşum bu işi. Hiç üstüne düşmeden, düşünmeden akışına bıraktığım şeyleri getirdiler önüme bir bir..

İçim ferahladı. Umutlandım.

O zaman..bu belki de konuya özeldir dedim.

"Evet!" dediler hep bir ağızdan.

Daha da bir rahatladım. O zaman bu konuya özel bir çözüm bulabiliriz diye kafa yormaya başladım. Onları da aldım yanıma. Başladık beyin fırtınasına!

"Bu konuda aksiyon aldın mı?" diye sordular.

"Evet" dedim.

"Sence elinden geleni yaptın mı?" diye üstelediler.

"Sadece elimden geleni değil, içimden geleni de yaptım." dedim.

"Şu anda yapmak isteyip kendini baskıladığın bir şey var mı bu konuda?" diye sondajladılar.

"Yok." dedim.

"Eyvallah hocam hayırlı olsun bırakmışsın." dediler.

"Nasıl olur ya!..Ee aklıma geliyo ki bu nasıl bırakmak?" diye sordum.

"Saçmalama ya sen bırakmayı unutmak mı sandın?" dediler.

Sustum. Cevap veremedim.

Ya da başka bir deyişle aldım cevabımı oturdum aşağı.

Ama iyi geldi evet tabii kesinlikle :)




26 Aralık 2016 Pazartesi

eyvallah


"ye , dua et, sev" filminin "ye" kısmında takılıp kalmıştım.
3 kurabiye sonra dua kısmına geçecektim ki bi kahve içesim geldi.
kahve makinesi fokur fokur sesler çıkarırken,
aklımdaki sesler defterime dökülüverdi.
aklımdan çıkmayan, kalemimden çıkınca,
sanki bi rahatladım.
hafifledim.

yine de bi haftadır üzerime yapışan
ufaktan bi huzursuzluk..
bırakmadı beni.
yoksa ben mi onu bırak(a)madım?
bilmiyorum.

evin içinde dolanıp dururken,
aklıma üst benliğim geldi.
şimdi dedim,
kesin yukardan beni izleyip
"yine yolu bulamadı gerizekalı" 
diye dalga geçiyodur benimle.

ayy bi sinir oldum!
dalga geçeceğine biraz daha işaret göndersene!..
sonra geçti sinirim.
hem belki dalga geçmiyodur dedim.
belki de yardım etmeye çalışıyodur.
bu sefer de vicdan yaptım.
özür diledim kendimce.
şimdi de bana gülüyodur dedim.
ama bu sefer hakkıdır.
ben de olsam gülerdim bana.

neyse,
sonra dedim ki yukardakine,
beyaz sabun gibi olmama izin ver,
ruhuma, kimyama, özüme uymayan her şey üstümden akıp gitsin.
geriye hiçbir şey kalmayacak olsa bile,
eyvallah..












23 Aralık 2016 Cuma

Kendime Notlar



* gerçekten değer verdiğin şeye zarar veremezsin. o yüzden, eğer bir şey için "değerlim" diyorsan dikkat et..kendini izle. bak bakalım gerçekten de öyleymiş gibi davranıyor musun?

* şunu sakın unutma ki sen yaptığınsın..konuştuğun, düşündüğün, kurduğun her şeye eyvallah. ama eninde sonunda sen "yaptığın"sın. unutma..

* yoga çok iyi geliyor sana. daha çok git. daha iyi ol. o yapmakta çok zorlandığın hareketin orta yerinde "yeteneksizin başkanıyım" diye düşünürken bu dediklerimi hatırla. kasma. yoga sınıfının birincisi olman gerekmiyor. olduklarına saysınlar..

* temizlik yapılan ev karışıklığı var bu aralar sende..en sevmediğin şey di mi?. sen olsan kapıdan girmenle çıkman bir olurdu di mi?.. hayır. değil işte. her şey o kadar basit değil. bazıları süreçte sonucu görebilir mesela. o yüzden kalırlar. kaçmazlar. ve biz yolumuza onlarla devam ederiz. bilmem anlatabildim mi?..

* fark ettim ki kendini sıkılmış, tıkanmış, tükenmiş hissettiğin dönemlerde eğer alışverişe çıkıyorsan kendine büyük gelen şeyler alıyorsun. hiç kaş göz yapıp karşı çıkma, adeta paranoyak bir müfettiş titizliğiyle tespit ettim elimde..pardon dolabımda kanıtlarım var. ya öyle zamanlarda alışveriş yapma ya da bu söylediklerimi aklında tut. gerçi pek gerek de olacağını sanmıyorum çünkü sen alışveriş yapmayı sevmezsin. neyse sen bilirsin unutabilirsin de..

* kilometrelerce yol gidiyorsun. yoruluyorsun. dinleniyorsun. vazgeçip geri dönüyorsun. ondan da vazgeçip tekrar yola çıkıyorsun. ama ne kadar gidersen git sen aslında sadece kendinle karşılaşıyorsun. kaçma. çünkü aslında kaçış yok. sadece dönüş var, kendine..

* evde biri varken kurabiye yapamıyorsun. neden acaba?.bu konuda yorumum yok. o derece saçma yani neyse :)

* her şeye bir deadline koymak zorunda değilsin. bazı şeyler süresiz, sonsuz, sınırsızdır. izin ver. zaman ver. alan ver. şimdi git bana bi kahve koy!

* sezonun en zaman kaybettirici "spor salonuna mı gitsem yoksa dışarıda mı yürüyüş yapsam" ikileminde zaman harcama artık rica ederim. haddini bil. git çantanı hazırla ve spora git!..kardan adam mısın sen ne açık havası!..ayy resmen sinirlendim şu an bi git!..

* ve son olarak, eğer bir kişi daha seni görür görmez "yılbaşında ne yapıyosun" diye sorarsa elindekileri yavaşça yere bırakıp üzerine atlayabilirsin, izin veriyorum. evet veriyorum. çok veriyorum. aşırı çok veriyorum!..




2 Aralık 2016 Cuma

Kara(ydı)nlık Notlar



* "yenilgiyi kabullenmek"le "kazanmak için direnmek" arasında bir yerlerde..karanlık, kararsız, can sıkıcı bir araf.. yenilmek için çok erken, kazanmak için çok geç. vazgeç(e)meyecek kadar çok emek vermişsin.ama devam edemeyecek kadar da yorgun hissediyorsun. tanıdık geldi mi?.. belki de oradan tanışıyoruz seninle kimbilir..neyse, işte ben oradayım şimdi. sağdan dönünce ikinci sokak, kime sorsan gösterir. yakında demirbaş kayıtlarına girmeye hak kazanıcakmışım. eyvallah, en azından bir kazancım var.

* en korkunç korku nedir biliyor musun? kendini korkusuz zannedenin yaşadığı..adını koyamaz bir türlü. "korkuyorum" diyemez. olduğu yerde can çekişir, yardım gelmez. yine de geri adım atmaz. "cesur olmak" zorunda hisseder kendini. halbuki bir bilse ki cesaret korkusuz olmak değil korkuya rağmen karanlıkta adım atabilmektir..belki adım atar ne dersin?

* ajandama, cep telefonuma ve hatta bazen elime yazdığım "eve giderken yoğurt" al notuma rağmen markete uğramayı unutuyorum da.. peki 11 yıl önce çok sevdiğim bir arkadaşımla buluşmaya giderken giydiklerimi, saçıma taktığım tokayı, içtiğimiz kahveyi beğenmediğimi, dönüş yolunda ortak bir arkadaşımızla karşılaştığımızı nasıl hatırlıyorum?..Orantısız Hafıza Sendromu mu var bende?..o ne demek ben de bilmiyorum şu an uydurdum.

* orada burada hep elimin altında defterlerim var benim. bir şey aklımda dönmeye başladığında yazmam gerekiyor. bazen iki kelimelik not alacakken 5 sayfayı dolduruyorum. bazen tek kelime ya da ufak bir sembol çizmek yeterli oluyor. hani dedim ya defterler orada burada diye..malum gizlilik esas madem, ben de ara sıra şifreli yazıyorum. mesela olayın adını tam vermiyorum da "hani o malum olay" diyorum. ama bu şifreleme işini fazla abartmış olmalıyım ki artık notlarımı okuduğumda ben bile anlamıyorum. iyi tarafından bakmak gerekirse, belki de o malum olay beni artık o kadar da etkilemiyordur. ne dersin mantıklı di mi?..

* kalp çarpıntısı hayat belirtisidir. "buradayım" demektir. "nefes alıyorum" mesajıdır. ama bazen de yanıp yanıp sönen "eyvah gidiyorum!" uyarı lambasıdır. işte biz şimdi tam olarak o "bazen"deyiz.

* uyuyamıyorsun. 3 ay geçiyor, 8 ay geçiyor, yıl oluyor hala tık yok sende. "neden?" diye uyanmadığın sabah yok nerdeyse. uyumlanamıyorsun. dışardan uyumlanmış gibi yaptıkça içerde kıyamet kopuyor. etrafına bakıp uyuyanlara özenecek oluyorsun ki hemen vazgeçiyorsun. içten içe asla uyumak istemediğini biliyorsun çünkü. kabus görüp uyananlarla karşılaşıyorsun koridorlarda bazen. bir bakışta tanıyorsunuz birbirinizi. susuyorsunuz. konuşunca daha gerçek oluyor sanki her şey.."sistem insomniası" olmak zor. ve tedavisi yok. tek bir çıkış yolu var. ama söylememe gerek yok zaten biliyorsun.

* çok uzun zaman korktuktan sonra korktuğum başıma gelir diye korkmaya başladım. sonra dedim ki en iyisi kaçmak..aslında en iyisi olmadığını biliyordum ama korktuğum o kadar hızlı kovalıyordu ki ona yakalanmaktansa son hız kaçmayı seçtim. korktuğum değil ama kaçtığım başıma geldi..uyandığımda ruhum 7 parçaya bölünmüştü. her biri başka yere gömülmüş. eğer yeterince konsantre olabilirsem zihnimde ruh parçası mezarlığımın haritasını görebiliyorum. ama istemedim. hazır gitmişler bırakmışlar beni..yine yeniden aynı şeyleri yaşamaya gerek yok dedim. ve sonra..bir dost kulağıma fısıldadı: "önemli olan tek bir şey var o da gösterdiğin çaba..ve bu hayattaki nihai amacımız bu sefer daha iyi ölmek"..uyandım. bir kahve içtim. elime haritamı alıp yola çıktım..yol uzun. yol karanlık. yol karışık. biliyorum. olsun. benim için değer.

* o değil de geçen gün saçlarıma nasıl baktığımı soran arkadaşıma anlatıyordum. haftada bir özel mavi şampuanla yıkayıp saçımda bekletip öyle duruluyorum. haftada iki kere yoğun saç maskesi yapıyorum. her sabah ve gece yatmadan bakım yağı sürüyorum. ve ayrıca iki günde bir duş sırasında nemlendirici krem sürüp 5 dakika bekliyorum. "vay be!" dedi. "yani evlat olsa liseyi bitirirdi diyosun?" "hayır dedim masterı bitirmiş doktoraya başlamıştı"..e çünkü saçlar önemli evet kesin net bilgi yayalım :)




28 Ekim 2016 Cuma

kim kimin içinde?..



kendine oldukça kötü davranan dostuma kendimce müthiş tavsiyeler veriyordum..

"sanki sen senin çocuğunmuşsun gibi düşüneceksin öyle davranacaksın" diyorum.

"mesela, diyelim ki bir şeyi çok istemene rağmen yapmıyorsun o an durup düşüneceksin.. ya şimdi bunu çocuğum isteseydi? ona da böyle sert davranır mıydım?.."

"üstelik senin çocuğun yok, yaş olmuş 43, zaten kimseleri beğenmiyosun bu gidişle bir kaza olmazsa çocuğun da olmaz bari içindekine babalık yap" diye ekledim.

"değişik bi düşünme şekli" dedi. "değişik değil müthiş" dedim.

"görmeyeli hala şımarık ve kendini beğenmişsin" dedi.

"eyvallah" dedim.


***

sonra biraz düşündüm, şu içimdeki çocuğa iyi davranmak üzerine..

ve fark ettim ki bu aralar bu durumu çok kullanıyorum.

pahalı bir şey mi beğendim..düşünüyorum. çocuğum olsa kolej taksidi, bale kursu, piyano kursu, bıttırı zıttırı kulübü falan filan.. oysa şimdi hiç öyle masraflarım yok o zaman hadi alalım evet içimizdeki çocuğa alalım tabii!

canım bir şey yapmak istemiyor mu.. haydi kendime iyi davranıcam diye yine içerdekine dönüyoruz. ayy kıyamam ben sana yaa hiç zorlar mıyım seni?..asla! domuzluk yapma pahasına yine de yapmam!..

utanmasam kalori malori hesap yapmayıp "ayy yesin yaa boya gider ilerde" deyip çocuğu obez yapıcam..


***


adama müthiş taktik verdik havalara girdik de..

acaba yanlış adres mi gösterdik?

içerdeki dedik.. ama sanki benimki beni içeri kapatmış gibi..

vardır bir bildiği gibime geliyor.

belki de şu sıralar aklıma güvenmiyor.

haklı.


***

o değil de..

yarın öbür gün -ki sanmıyorum- benim bir çocuğum olursa içerdekini napıcaz?

para yetişmez, zaman yetişmez, yılların hükümdarlığını vermez..

haklı.

ben de olsam vermem.


***

yani..müthiş aklı verdik de..

sanki günün sonunda kendi kalemize nefis bir gol atmış gibi olduk.

kim attı kim yedi o konulara girmeyelim rica edicem.

daha kim içerde kim dışarda ona karar veremedik.

hem benimkinin uykusu geldi.

gidip bir masal okuyalım da gönlü olsun.


***

iyi geceler içerdekiler.. ve bir o kadar dışardakiler ;)



23 Ekim 2016 Pazar

evine hoş geldin..


bir şeyden vazgeçmeden de uzak durabilir misin?

***

etrafında saatlerce dolanıp kendi gizli köşene çekilebilir misin?

***

içinden bütün gün bin kere "zaten istemiyodum" diye tekrar edip..
gece yatmadan önce aynada yüzünü yıkarken
gözgöze geldiğin kendine
"aslında çok.." dedikten hemen sonra uykunda kaybolup
sabah uyanınca da hiçbir şey olmamış gibi
kahve makinesinin başında bekleyebilir misin?

***

"ama söz vermiştin!" diye üzerine gelenlere
"o zaman öyleydi şimdi de böyle" diye efelenirken..
içinden gelen "e ama bana da söz vermiştin"i
duymamak için 
gözlerini ekrana kilitleyip saatlerce 
saçma sapan youtube videoları izleyebilir misin?

***

yaşayamadıklarını..
okuyabilir,
izleyebilir,
yiyebilir,
içebilir misin?

***

defalarca yenilip,
bir daha sahaya çıkmamaya yeminler edip,
kendini ilk başladığın noktada 
yine yeniden bulabilir misin?

***

"evet"se cevabın..
ben de tam..
seni bekliyordum!
evine hoş geldin..







9 Ekim 2016 Pazar

olsun



şimdi gidip masanın üstündeki vazoyu duvara fırlatıcam.
sonra da ağır çekimdeymiş gibi izlicem duvara çarpınca
içindeki su moleküllerinin dağılmasını..
bir hafta önce almış olmama rağmen tazeliğini inatla koruyan çiçeklere yazık olacak.
olsun.

***

dur bi saniye! önce gidip bi gözlük alayım..ya parçalar gözüme gelirse!
dur dur!..peki ya yüzümde herhangi başka bi yere gelirse?..
o zaman vazoyu fırlatıp hemen kaçarım?
ama o zaman molekülleri izleyemem ki bütün drama kaçar.
ya o değil de ben bu vazoyu çok seviyorum ki..
sade, basit, kendi halinde..en sevdiğim eşya tipi.
tamam tamam dokunmuyorum vazoya.
ama bana bi drama sahnesi borcu var haberi olsun.
olsun.

***

canını bağışladığım vazonun karşısına oturdum
çiçekleri hipnotize olmuş gibi izliyordum ki..
beynimin çekmeceleri açıldı aniden!..
işlerine son vermeme rağmen,
üstelik hiçbir karşılık beklemeden,
psikopat gibi çalışan "büyük umutlar" ekibinden bir fizibilite raporu geldi..
"imkansız" diye etiketleyip çöpe attığım dosyayı bulmuşlar.
aylardır gizlice çalışıyorlarmış üstünde.
ve..artık "imkanlı"ymış..
her şeyi hazırlamışlar ama..
benim bir adım atmam lazımmış.
bir kere yola çıkınca gerisi gelirmiş de birazcık zor olabilirmiş.
olsun.

***

mumları yaktım.
portakallı beyaz çay demledim.
en sevdiğim kanepenin köşesine oturdum. -ki başka kanepem de yok,neyse:)-
jehro'dan shantytown açtım.
topladım, çıkardım, böldüm, çarptım..
mailler attım.
uzun zamandır yapmadığım kadar sörf yaptım internette.
ve baktım ki benim çocuklar haklı.
ve hatta azıcık şımardım mı nedir,
onlara dönüp "ya o kadar da zor değil sanki" dedim.
"yaa yaa tabii" deyip çıktılar odadan.
olsun.

***

bu noktaya gelirken geçtiğim sahneleri getirdim gözümün önüne..
üst üste beynime rezil olduğum anlar..
"sen git ben kalbimi dinlicem" deyip,
kalbimin "aptalsın yemin ederim gerizekalısın git özür dile şundan" demesine rağmen,
"yok yaa ben böyle iyiyim" havalarına girdiğim zamanlar mesela..
birini açınca diğerini kapatmam gerektiği nerde yazıyor ki?..
bilemiyorum.
olsun.
şimdi, mutluyum ikisiyle de.
el ele vermiş hazırlanıyorlar.
ve bence çok yakışıyorlar birbirlerine.
arada didişebilirler,
ve hatta ayrılıp tekrar barışabilirler.
olsun.

***

not: drama borcunu sildim cÂnım vazom :)














15 Eylül 2016 Perşembe

Eylül..benden birkaç yaş büyük..1.68 boyunda 42 buçuk kilo..


Eylül benden birkaç yaş büyük.
1.68 boyunda 42 buçuk kilo.
kilosunu 42 ya da 43'e yuvarlama konusunda çok hassas.
asla izin vermiyor.
42 yazarsam onu ölüme yaklaştırır gibiymiş.
43 yazsam obeziteye.
"korkma" diyorum.
"sen kaç dersen tam olarak onu yazıcam."

teşekkür ediyor ama yine de bu yazıyı yayınlamadan önce 
son bir kere daha kontrol etmek istiyor.
iyi niyetimden şüphesi yokmuş ama "ne olur
ne olmaz, insanlık hali" diyor.
alimallah buçuk yazmaya çalışırken elim kayarsa 
yanlış tuşa basarsam diye korkuyor.
"tamam" diyorum.
"söz, sen okuyup yayınla tuşuna basacaksın."

tekrar teşekkür edip çantasından nutella
kavanozunu çıkarıyor.
bir çay kaşığı kadar atıyor ağzına.
sonra kapatıp geri çantasına koyuyor.
sanki böyle bir şey olmamış gibi konuşmamıza devam ediyoruz.

bu durumu ilk öğrendiğim zamanlarda olsak,
belki devam edemezdim..
ben de durumu kabullenmişim,
hayret ediyorum kendime.
insan nelere alışıyor di mi diye soruyorum.
kendi sorumu cevaplamadan gidip kahve koyuyorum ikimize.
arkamdan geliyor mutfağa.
kahvenin şekersiz olduğundan emin olmak istediğine eminim.
ama renk vermiyorum,
madem mutfağa yardıma gelmiş gibi yapıyor,
ben de fincanları dolaptan çıkarmasını istiyorum.

"ne kadar da yol aldın" diyorum.
"son gördüğümden beri kilo almışsın yakışmış" diyemiyorum.
kendisine obez demişim gibi algılayabilir. korkuyorum.
"evet ama sanki yanlış yoldaymışım gibi geliyor bazen" diyor.

biliyorum.
çünkü bazen bana da öyle geliyor.
ve hatta,
bazen,
sanki yatağımın içine bi koşu bandı koymuşlar,
kendimce çırpınıp kilometrelerce gitmişim,
ama sonra,
kendimi yorganımın altında aynı noktada,
hareketsiz bi halde bulmuşum gibi geliyor.

"sen azından kendini seviyorsun" diyor.
"bir de benim halime bak. kendime yaptığıma bak.."

bakıyorum.
Eylül..benden birkaç yaş büyük.
1.68 boyunda 42 buçuk kilo.
yaklaşık 8 aydır,
sadece çok acıktığında,
çantasından çıkardığı kakaolu fındık kremasından bir çay
kaşığı atıyor ağzına.
ve bu,
onun uzun süredir devam eden tedavisinden sonraki
ilerlemiş hali..

bazıları karanlıktan korkar,
bazıları yüksekten,
bazıları terk edilmekten,
ölümden korkar bazıları,
ve Eylül,
yemekten korkuyor.

kulağa saçma geliyor.
hatta komik.
konuyu öğrenen bazı arkadaşlarının
"bak yeni bi dürümcü var seni götüreyim iki tane ye bi şeyin kalmaz" 
şeklinde umursamaz yaklaşımları canını yaktığından bu yana
durumunu kimselerle paylaşmıyor.

merak ediyorum,
mesela o arkadaşı(!) köpekten korkuyosa,
ben de irice bir köpekle yanına gidip
"korkma bişi yapmaz" desem?..
o arkadaşın korktuğu bişe bulsam da güzel bi intikam alsam
diye planlar yaparken kendime gelip,
"tamam kimseyle paylaşmıyor ama en azından
tedavi oluyor" diye seviniyorum.

bunları şimdi neden anlattım bilmiyorum.
Eylül..benden birkaç yaş büyük.
1.68 boyunda 42 buçuk kilo.
Boğaziçi mezunu, sonrasında Amerika'da master yapmış,
akıllı, kültürlü, çok da iyi bir insan.
uzun süredir yeme bozukluğu tedavisi görüyor.
iki yıl önce işinden bu durum yüzünden ayrılmış.
"her şey 5 kilo vericem diye başladı" diyor.
belli etmemeye çalışsam da ürperiyorum.
kendimi ve yakın çevremdeki insanları düşünüyorum.
"yok yaa biz böyle olmayız" diye geçiriyorum içimden.

sonra Eylül'e bakıyorum.
daha çok korkuyorum.
çünkü Eylül,
sanki hepimiziz..




4 Eylül 2016 Pazar

Pazar Notları


* "Gerçek, senin gerçek olduğundur; ve onu arayacağına onun keyfini çıkar. Çünkü, sen o'sun." der Bedri Çetin "Evrensel Enerji" kitabında. Başlangıcının ne zaman olduğunu hatırlayamadığım kadar çok uzun yıllardır "gerçek" çok kıymetli benim için. Ve şimdi bugün anlıyorum ki gerçek olmak aynı zamanda cesur olmak demek. Yalan söylememek, ihanet etmemek, kendini kandırmamak falan filan yetmiyor. "-mış gibi"nin her türlü halinden uzak durmak, "ayıp olmasın" diye hiçbir şey yapmamak mesela.. Bu konuda pek mütevazı davranamayacağım çünkü son dönemde puanlarım gayet yüksek. "Gelmedi" demesinler diye kendimi zorlayıp katıldığım hiçbir düğün olmadı bu yaz. Mırın kırın edenler oluyor tabii ama umrumda değil. "gerçek" ilişkim olmayan hiç kimseye 10 dakika bile ayırmıyorum. Ve hatta sosyal medya hesaplarımı bile temizledim.  Sadeleştikçe daha gerçek oluyor sanki her şey..Günün sonunda kendine ihanet etmemiş olmanın verdiği huzur paha biçilemez.

* buluşma saatinde gelen herkesin telefonunu bir sepete attığı ve buluşma sona erdikten sonra çıkışta teslim aldığı "sepet buluşmaları"nı çok seviyorum. karşısındakiyle sohbet eder-miş gibi yapan ama gözünü telefon ekranından ayır(a)mayanlar için girişi imkansız buluşmalar bunlar. aslında kimseye yasak yok; yani doğal bir korunma yöntemi. ilişkisinin "gerçek"liğine güvenen herkese tavsiye ederim. ama en ufak bi şüphe varsa sonu fena bitebilir. öncesinde düşünmek gerekir: eğer önünde yemek, karşında TV, elinde telefon olmazsa yanındaki insanla keyifli kaç dakika geçirme potansiyeliniz var?.. 

* Yukarıdaki sorunun doğru bir cevabı yok. Sıfır dakikaya da bir haftaya da eyvallah. Asıl önemli olan kısım senin bu cevabı verdikten sonraki aksiyonun. Oyalanacak herhangi bir şey yoksa iki dakika muhabbet edemediğin, gerçekten dinlemediğin biriyle zaman geçirmeye devam edecek misin?.. Cevabı bana söylemene gerek yok merak etmiyorum. Ama cevabın "evet"se, bunun sebebini kendine sorabilirsin. Neden? Hayır diyemediğin için mi? Yalnız kalmaktan korktuğun için mi? Dışarıda seni yalnız görmesinler diye mi? Öylesine mi? "Aslında" iyi bir insan olduğu için mi? "Onu kırmamak için mi?..

* hani bazı tipler var ya ünlü birinin adına hesap açar sanki onun hayatını yaşıyormuş gibi paylaşımlar yapar. bu durumu anlamam mümkün değil. nasıl bir psikoloji aklım hayalim almıyor. ama bazı tipler de var ki sosyal medya dışında da "fake hesap" gibi ortalarda dolaşıyorlar. ofiste, yolda, toplantıda, cafelerde.. ve onları blocklama şansın yok. yani var da yöntemi sosyal medyadaki gibi kolay değil. benim için yok saymak kolay iş ama bi gülme geliyor tutamıyorum onu napıcaz?.. ne yapsak acaba "taklit etmekle ilham almak arasında 7724 fark" başlıklı yazının çıktısını alıp gizlice masalarına mı bıraksak?..bilemedim!..neyse napalım gülmeye devam mecbuuur :)

* spordan sonra soyunma odasındaki dolabın önünde kaç dakika spor yaptığımı hesaplamaya çalışırken bir tip belirdi yanımda. elindeki kullanılmış havluları yere fırlatıp "şu havluları alır mısınız!" diye sert bi şekilde bağırdı çalışanlara. yetmedi "bana yeni temiz havlu getirin!" diye tekrar hönkürdü. birincisi, temiz havluların olduğu bir yer var girişte, ihtiyacın varsa oradan alman gerekiyor yani orada çalışanların işi değil sana getirmek. ikincisi, kullandığın havluları kirli havlu sepetlerine atman gerekiyor yani o da çalışanların işi değil. üçüncüsü, mutlu olmak, huzurlu olmak, sağlıklı olmak için gittiğimiz kulüpte öyle bağırıp kulaklarımı rahatsız edemezsin hem de dakika hesabımı hiç karıştıramazsın!.. şimdi baktım kesin suçlu. ben de yanlışlıkla(!) elimdeki şampuan şişesini onun ortada ve açıkta bıraktığı çantasının içine boşalttım. havluları toplayan teyzeyle göz göze gelip anın tadını birlikte çıkarmak benim için de sürpriz oldu evet. biliyorum "gerçek" olma yolculuğum için "sinsi" bir faul bu. henüz o kadının karşısına geçip "sen iğrenç birisin!" diye bağırıp kafasından bi şişe ketçap dökmeye cesaretim yok sanırım. şampuan ne ara ketçapla yer değişti ben de bilemiyorum..neyse, bi de gizli intikam daha mı zevkli ne!

* yüz yıldır dönüp durup bana aynı sorunu anlatan ama hiçbir zaman gerçek anlamda çözüme kavuşamayan dostumla geçen gün kahve içerken "bırak ya!" dedim. "gerçek anlamda akışına bırak!".. "akmıyor ki Raso" dedi. "saçmalama, bu fincandaki kahve akmıyor demek gibi bir şey yani mantıksız" dedim. "tam tersine çok mantıklı, çünkü bak şu anda bu kahve de duruyor akmıyor" dedi. ve ılık olduğundan emin olduğum kahveyi alıp birazını üzerine dökerek "bak şimdi aktı" dedim. bu yaptığımı ne kadar açıklar bilmiyorum ama kahveyi malzeme eden kendisi ve kahve çok sıcak değildi ve bence mükemmel örnek oldu yani duruyo gibi görünebilir ama sen bir şey yaparsan akışa da geçiyo gibisinden..evet tamam çok aşırı olgun bir davranış değil tamam!.. yaptığımın yanlış olduğunu düşünmediğim için özür dilemedim ama "tamam üzerine çok fazla gelmicem madem depresifsin bari hakkını ver bak sonbahar geliyor hadi kalk sana yeni model bir depresyon hırkası alalım" dedim barıştık :)

* son olarak, geçen akşam eve giderken migros'a uğradım. sadece 3 parça aldım ve tam 10 TL tuttu. kasiyere döndüm "gerçekten mi 10 tl yoksa siz mi yuvarladınız?" diye sordum. "gerçekten 10 TL, arada oluyor böyle" dedi. neden bilmiyorum gereksiz bir ölçüde çok sevindim. 







7 Ağustos 2016 Pazar

Pazar Notları


* reenkarnasyona inanmıyorsan dünyaya sadece bir kere geliyorsun. yani tek değerli bi hayatın var o da bu hayat.. reenkarnasyona inanıyorsan, dünyaya defalarca geliyorsun. yine de en değerli hayatın bu hayat..en önemli şey şimdi ve burada olmak. en önemli kişi şu an karşında olan..

* bazen sanki büyütecin yanlış tarafında duruyormuşum gibi geliyor. sonra geçiyor..

* aynanın karşısında hazırlanırken unutuyorum bazen kime, neye hazırlandığımı. sonra aklıma geliyor günün sonunda aslında "kendime" hazırlandığım..

* zaman zaman üstünü çizsem de vazgeçmediğim hedeflerim var benim. sıcak denize inme hayalleri kuran ruslar gibi hissediyorum bazen. henüz inmesem de bir akdeniz var biliyorum ya neyse..

* başımı ellerimin arasına alıp içmeye üşendiğim kahveme bakarken "hadi ama, kendine gel, savaşı bırakma, kararlı ol, cesur ol, savaşçı ol!" diyen dostuma "bence sus yoksa şehit olacaksın" dediğimden beri hala görüşüyor olmamız çok aşırı güzel bir şey değil mi?

* "aklıselim" çok güzel bir kelime değil mi?.. daha sık cümle içinde kullanmaya karar verdim. mesela "günaydın, ne kadar da aklıselim bir sabah!" ya da "aklıselim  geceler dilerim." gibi. olmaz mı? bence olabilir. sanki olmadı mı ne? neyse..

* geçtiğimiz hafta selamlaştıktan sonra ordan burdan konuşurken darbe konusu açıp muhabbete ne günlere geldik tandansıyla  devam etme kalkışmasında bulunan birine "hocam hiç o konulara girmeyelim, doğru kişi değilim konuşmak için. bence her şey çok güzel, çok iyi ve hatta daha iyiye doğru gidiyor. yani bi de bu muhabbet çok demode 100 yıl geriye git, 1000 yıl geriye git hep aynı şeyler" deyince "kızım maşallah sen çözmüşsün olayı" dedi. hocam eyvallah ama çözdüğümden değil de vallahi hiç oralarda değilim ben karşının taksisiyim diyecektim ki sustum; "yaa evet tabii" deyip gülümsedim.

* bir de alakasız olacak ama yemeğin yanında soda içme alışkanlığım var. ama içince yemeğimi bitiremiyorum. sonra daha çok acıkıyorum falan filan. aslında içmemek lazım. yani içilir de içmesem daha iyi. bilemedim. neden buraya yazdım? onu hiç bilmiyorum.

* neyse daha fazla kalamam canım tutma beni.. neden mi?.. peki madem çok ısrar ediyosun açıklıyorum: iç dünyamın başkentine uçağım var ona yetişmem lazım hadi kaçtım ben!




6 Ağustos 2016 Cumartesi

günler geçerken..


günler geçerken..
anladım ki,

ben Mevlana değilmişim.
İsa hiç değilmişim.
biri bana tokat attığında 
diğer yanağımı uzatmıyorum,
"canımı yakarsan canını yakarım" denklemi
zayıf geldiğinden sanırım,
yakmakla uğraşmayıp öldürüyorum.

***

sandığım kadar açık fikirli,
geniş mezhepli değilmişim ben.
son günlerde yakın dostumun
"Teresa" diye dalga geçmesi boşuna değilmiş.
terbiye, ahlak, zerafet, şiddet vesaire..
hepsi için sınırlarım varmış.
sadece o sınırı zorlayacak şeyler gelmediği için başıma,
sınırsız sanmışım kendimi.

***

günün büyük çoğunluğunu öyle yaşasam da,
sandığım kadar spontan değilmişim.
yeri geldiğinde,
şehrin en populer mekanında 
kuşkonmazlı kremalı patates eşliğinde,
30 yıllık hayatımın en stratejik planını yapabiliyormuşum.
ertesi sabah parmaklarımın titremesini saklamak için
ellerimi masanın altında saklarken,
planımı harfiyen uygulayabiliyormuşum.
meğer ben,
yeri geldiğinde
tek kişilik dev ordumun,
itaatkar askeri olabiliyormuşum.

***

ve ne zaman,
"ben artık kenara çekilmek istiyorum"
ya da
"ben artık işin mutfağında olmak istiyorum"
desem,
kendimi sahnenin ortasında buluveriyorum.
en iyisi,
kaçmak yerine
sahnenin hakkını vermekmiş.
yeni fark ediyorum.
üstüme gelen geç kalmışlık hissine aldırmadan,
yine yeniden başlayabiliyorum.
ve..
sanırım en çok
bu halimi seviyorum.
















31 Temmuz 2016 Pazar

Hepimiz Birimiz, Birimiz Hepimiz


yoğun ve çok insanlı geçen haftadan sonra bir sabah kendimle buluştum. başbaşa kahvaltı edip kahve içelim dedik..

kahvaltı kısmı sakin ve bol kalorili geçti. tam tek kişilik kahve molasına gelmiştim ki bi baktım karşı masadan Entel Dantel Selin Hanım el sallıyor. "hani toplantı yapıcaktık?" diye sitem etti. mecburen masama davet ettim.

çok yoğundum, hastaydım, elektrikler kesildi, köpeğim ödevimi yedi bahanelerini aklımdan sıralayıp birine karar vermeye çalışırken Sosyal Selin, Rahibe Selin'i kolundan çekiştire çekiştire yanımıza getirdi. "üfff ya bunu da zorlamasak hiçbir yere gideceği yok! nerdeyse toplantıya gecikecektik!" diye Rahibe'yi azarlarken acaba bunlara toplantıyı kim haber verdi diye soracaktım ki Sosyal'in bir organizasyon henüz organize edilmemişken bile haber alabilme yeteneği aklıma geldi sustum. iyi de ettim, yoksa bi ton laf dinle dur.. 

Entel Dantel, gözlerini lazerle çizdirmesine rağmen çıkarmamakta ısrar ettiği numarasız gözlük camlarının ardından "gelmeseydiniz de olurmuş hatta çok da iyi olurmuş" bakışı atmıştı ki Paranoyak Selin geldi. hepimize tek tek dokunup, koklayıp, masanın da altını üstünü kontrol ettikten sonra "tamamdır temiz gelebilirsin!" diye seslendi. Prenses Selin'in kapıda belirmesiyle birlikte masada ezik bir rüzgar esti. Entel Dantel dışında herkes kendini yok etmek isterken yanımıza Müfettiş Selin gelip sessizce oturdu. Hiçbirimizle tek kelime konuşmadan bilgisayarını açtı ve tıkır tıkır çalışmaya başladı. 

"madem toplandık e hadi o zaman şu toplantıyı yapalım" dedim. "tabii, evet, ben de onu dicektim" sesleri yükselirken Sosyal "yalnız cınıms benim çok zamanım yok bıttırı dıttırı yemeği var ona yetişicem hızlı olalım" dedi. Entel Dantel, Sosyal'e adeta bir pislikmiş bakışı atarken "kitapla başlayalım" dedi. Rahibe hemen çantasından çıkardığı kutsal kitabı göstererek "ayy iyi ki yanımda getirmişim!" diye sevinirken geri kalan herkesin "aptal yemin ediyorum gerizekalı bu çocuk" tavırlarına hiç ama hiç alınmadı. hatta tokat atsalar aynı Jesus Christ'ın dediği gibi diğer yanağını uzatmaya hazırdı. zaten sadece buna hazırdı. hayatta geri kalan her ne varsa asla ama asla ona göre değildi. neyse..

baktım onlara kalırsa olacak gibi değil, toplantıya el attım ve malum konuyu açtım. Entel Dantel "bu bir şaka olmalı bizi bunun için toplamış olamazsın heralde?" diye her zamankinden bi doz fazla ezdi beni. Prenses "rica ederim Entel Dantel şu hayatta daha önemli ne olabilir ki? biraz anlayış rica ederim" dedi. 

Paranoyak "bunun altında yatan derinlerdeki sebebi bulmamız lazım. acaba paralel bir yapı mı var? ayy yoksa bu senin kararın değil de sen birilerinin kuklası mı oldun? ayy yoksa şimdi sen sen değil misin?" diye dizmeye başlamışken Müfettiş sakince yerinden kalkıp çantasından çıkardığı koli bandından bir parça keserek Paranoyak'ın ağzını kapattı. "bugüne kadar kaydedilmiş verileri inceledim. her seferinde kendini patlattığın birkaç nokta tespit ettim. eğer bunların üstesinden gelirim diyorsan benim için OK" dedi.

Sosyal ayağa kalktı "bi saniye ya tüm bunlar ne demek oluyor? bütün programlar alt üst olacak. hayatımızdaki insan sayısı nerdeyse yarıya düşecek. piyasaların durumundan bahsetmiyorum bile! yani bunu göze alabilir miyiz? sen bunu gerçekten bu kadar çok mu istiyorsun?" diye sordu.

"hayır! istediğini sanıyor ama aslında başka şey istiyor" diye atladı Paranoyak. "boşsunuz yemin ediyorum iki satır Tolstoy okumamışsınızdır ömrü hayatınızda" diye atarlandı Entel Dantel. "işte bunlar hep günah hep üzücü" dedi Rahibe. "burası biraz kalabalık mı oldu ne? hayır yani kalabalık bişe diil de hepsi halk gibi duruyo kalksak mı?" diye sordu Prenses.

elimdeki boş kahve fincanını masaya bırakıp ayağa kalktım. "şimdi..susun ve beni dinleyin. sizi biriyle tanıştırmak istiyorum." dedim. telefonumu ortaya koydum, hoparlörü açtım ve bir ses kaydını dinlemelerini istedim. 

"evet" dedi ses. "çok istiyorum. o kadar çok istiyorum ki ya olmazsa diye uykularım kaçıyor. olmazsa çok üzülürüm diye kendi kendime oldurmayasım geliyor. eğer olmazsa kendime dönüp acımamak için istemiyormuş gibi yaptığım bile oluyor. ve eğer bu dünyadan gitmeden önce bunu yapmazsam ruhum huzur bulmayacak. bu dünyada dönüp duracak ve hep aynı noktada takılacak. şimdi sizden tek isteğim elinizdeki güç her ne ise onu ortaya koymanız ve birleştirmeniz" dedi. 

konuşma bittikten sonra hepsinin yüzünü ayrı ayrı inceledim. çok uzun yıllardır ilk defa hepsinde ortak bir ifade belirdi. 

"ne diyorsunuz?" dedim.

hepsi bir ağızdan "eyvallah" dedi.

duygulandım. gururlandım. mutlu oldum. tam gözümden yaş gelecekti ki Paranoyak atladı "hocam eyvallah dedik de kimdir nedir güvenilir mi bu sesin sahibi?" diye sordu.

gülümsedim. "için rahat olsun Paranoyak, sen onu zaten tanıyorsun" dedim.

"nasıl olur? kim ki o sesin sahibi?" dedi.

"kalbim" dedim...

"kalbimiz" dediler...

ve sonra el ele tutuştuk.

söz verdik bırakmamaya..



















26 Temmuz 2016 Salı

işte bunlar hep gece


keyifli sıcacık bir kahve buluşmasında saatin 10'a geldiğini fark edip masadan kalktın. eve girer girmez üstünü değiştirip elini yüzünü yıkadın..limonlu -pek bi alkali- suyunu içip nemlendiricileri süründün..ve bingo!..11 olmadan yataktasın. büyük zafer bravo!..böylece gece 11-sabah 3 arasında salgılanan büyüme hormonu cepte yuppi!..

peki o zaman şu anda yani 02:07'de ne işin var bu yazıda?..olmadı di mi?..önceden planlanan ve yaşamayan her şey gibi bu zekice(!) plan da dibi boyladı.

neyse üzülme..hem zaten pek üzülmüş bi halin de yok. haklısın da. zaten üzülecek bir şey de yok ortada.

hem sıra buna gelene kadar neler var neler.. kirlenmiş topraklar, zehirli sular, hormonlu sebzeler, eriyen buzullar, içimizi delip geçen kablosuz ağlar falanlar filanlar..

ölenler, öl(e)meyenler, sıkıcılar, yalancılar, gel ama sıkılırsıncılar, sakın gelmeciler, ah bi gelsenciler..

bir de sen varsın. sahi sen neden vardın?..

yorma beni şimdi cevabını bekleyemem. ama sen düşün yine de. ben dur dedim diye vazgeçme. istersen bir gün bana da söylersin cevabı. ama dinler miyim?..söz veremem.

geçen hafta kalkışma gecesinin ardından senin egonu görmüşler sokakta "çocuk yapmayacak kadar zeki olduğum için çok aşırı seviyorum kendimi" yazan bi pankart taşıyormuşsun? gerçekten yaptın mı bunu?..dur buna da cevap verme. bilmek istemedim zaten bildiğim şeyi..

bir de B planın suya düşmüş diyorlar. haberleri yok tabii sen X'ten başladın..merak etme açık vermem. aramızda. hatta o kadar orta bir noktamızda ki ikimize eşit mesafede olduğundan mıdır bilmem bir türlü sahiplenemedik konuyu..

bir de diyorlar ki senin bütün tersanelerine girilmiş, tüm kalelerin kuşatılmış, manikürün bozulmuş, büyüme hormonun durmuş ve hatta kaz ayakların haber yollamış müsaitseniz size geleceklermiş..

o değil de sen o masadan ne diye kalkarsın 11de yatağa giricem diye?..senin IQ kaçtı hocam?..bunun cevabını hemen alabilirim öyle çok hesap gerektirecek bir şey değil sanırım. ayy off tamam tamam sustum daha fazla üstüne gelmeye niyetim yok.

neyse ne diyodum?..hah şu tersaneler mersaneler kuşatmalar..olur öyle şeyler sıkma canını. hepsi geçer. geçirirsin. atlatırsın. hele bir de ölmezsen güçlenirsin. (Friedrich üstat'a selam olsun!)

gaz olsun diye söylemiyorum. uydurmuyorum. sadece kehanet..

muhtaç olduğun kudret mutfak dolabında zor zamanlar için sakladığın bi kavanoz nutellanın içindedir  diyecektim ki aklıma geldi nutella alkali değil. (ayy iyi ki aklım var çok şükür yareppim amin!)

şimdi elindeki laptopu sakince yere bırak. yok yok önce adam akıllı kapat. sonra güvenli bir yere kaldır. sonra limonlu suyunu iç. ışıkları kapat yoksa şu bıttırı zıttırı gece hormonu salgılanmaz. ve sonra bırak sabah olsun. uyanınca bi üstünden konuşuruz.

hadi eyvallah..






24 Temmuz 2016 Pazar

2/5


Sabahları uyanır uyanmaz zerdeçal-bal karışımından bir tatlı kaşığı atardı ağzına.. Üzerine de en sevdiği kupayla sert bir filtre kahve içerdi bahçedeki dut ağacına karşı..

Ama bu sabah tam kaşığı kavanoza daldırmıştı ki vazgeçti.

Vazgeçti sağlıklı olmaktan. Uzun yaşamanın bir anlamı yoktu diye geçirdi içinden. Ve hatta biraz pişmanlık çöktü üzerine. Bugüne kadar sağlıklı yaşam adına yaptığı şeyler geçti aklından.. "Gereksiz, anlamsız hareketler" dedi. Kızdı kendine..

Kahve makinesinin fokurtuları eşliğinde mutfak tezgahına dayanmış beklerken kupanın yarısını şekerle doldurmak geçti içinden. Ama hemencecik vazgeçti bu saçma fikirden. Hayatında hiç şekerli içmemişti ki kahveyi..Şimdi hali hazırda bozuk olan ağzının tadını hepten kaçırmaya hiç gerek yoktu.

Kahveyi alıp salona geçti. Bu sefer dut ağacına sırtını döndü. "Bugün de bensiz olsun!" diyerek..

Dut ağacının yaprakları hışır hışır sesler çıkarıyordu. Her zamanki gibi. Sanki her şey yolundaymış gibi..Sanki ona kimse küsmemiş gibi..

Kahveyi yarıladığında saat 06:30 olmuştu. Ama acelesi yoktu bugün. Madem ki kilometrelerce koştuktan sonra yine başladığı noktaya gelmişti o zaman her sabah koşmanın ne anlamı vardı ki?..

Tam 7 sene önce bir karar vermişti dut ağacının altında. Bundan böyle her adımın bir anlamı olacak, demişti. Tek istisna koşu bandının üstünde yaptığı antremanlardı. Bir saat koşup hiçbir yere ulaşamadığı için dalga geçerdi kendisiyle. Yine de yol almadığını düşünmüyordu. Yolu sadece beden almıyordu ki..

Ama şimdi..Başladığı noktada olduğunu fark edeli 6 saat olmuştu.

En tahammül edemediği şey "boşu boşuna"lıktı. Ve şimdi "boş yere" okyanusunun ortasında sırt üstü uzanmış bakıyordu gökyüzüne.

"Keşke Defne yanımda olsaydı." diye geçirdi içinden. Telefonu eline alıp "uyandın mı?" yazdı. Sildi. Halbuki uyanık olduğundan emindi. Aklına Defne'nin geceleri gönderilen "uyudun mu?" mesajlarıyla dalga geçtiği gün geldi. Hayır asla böyle bir mesaj gönderemezdi, sabahın köründe rezil olmanın gereği yoktu. Telefonu bıraktı elinden. Zaten Defne burada olsa ne fark ederdi ki?..Bu karanlık sabaha bir de şahit yazılacaktı hiç yoktan..

Sağlam bi kahvaltı yardımcı olur diye düşündü. Ama canı hiçbir şey yemek istemiyordu. Bir kahve daha içse ne güzel olurdu. Kararsız kaldı. Günde ortalama 3 kahve içerdi. Özel günlerde bu sayı 5'e çıkabilirdi. Bugünün de en özel günlerden olduğundan emin olsa da sabahın 7sinde 2. hakkını harcamayı göze alamadı. Bunları düşünürken kendine güldü. Hani sağlıklı olmaktan vazgeçmişti? Hani artık saymayı, toplamayı, çıkarmayı bırakmıştı?..

Kendine gülmek ne güzel bir şeydi. Hele ki kendinden vazgeçtiğini sandığın bir anda..Kendine gülmek kendine gelmekti. Kendini hatırlamaktı sanki diye düşünürken Defne'den gelen mesajın sesiyle irkildi.

"Üstat günaydın! Saat 07:07 sen kesin koşuyorsundur biliyorum ama konuşmamız lazım. Ofise geçmeden bi 2/3 yapalım mı? Not: 06:00'da 1/3 yapmışsındır eminim :)"

Şaşırdı. Güldü. İkinci kahveyi içmediği için mutlu oldu.

Ve "Günaydın, istersen 2/5 bile yaparız ;)" yazdı..

...








4 Temmuz 2016 Pazartesi

Tanrı ve Pedimu'su


- bana mı seslendin?
- hiç duymayacaksın sanmıştım.
- aşk olsun!..ne zaman çağırdın da gelmedim ki?
- bu soruyu gerçekten soruyor musun?
- kendi yolunu bul diye seni gizlice izlediğim zamanların dışında demek istedim.
- yani "hep geldim" diyorsun?
- hayır. hiç gitmedim, diyorum.
- ahh Tanrım!
- efendim canım?
- böyle biraz tuhaf oldu sanki.
- tuhaf değil de komik belki.
- neyse..bana yardım edecek misin?
- ediyorum ya işte.
- sanki yardım etmekten çok beni lafa tutuyormuşsun gibime geliyor.
- tamam sustum. hadi bakalım anlat..
- bazen her şey çok zor oluyor. sanki sen zorlaştırıyorsun. çok kızıyorum sana öyle anlarda.
- nedenmiş o?
- koskoca tanrı diyorum.. her şey yaratacak kadar güçlü madem..niye izin veriyor kötü şeylerin olmasına ki?
- çocuğum biz geçen buluşmada konuşmuştuk bunları. demiştim ya her ruh kendi seçimini yaşıyor diye.
- ama sen bilmiyor musun önceden? görmüyor musun izlemiyor musun olan biteni?
- o ayrı şey bu ayrı şey.
- nasıl ayrı?
- evet haklısın biliyorum, görüyorum ama karışmıyorum. karışırsam bir anlamı olmaz ki..hem bu senin yolculuğun.
- ben anlamam hocam. madem o kadar biliyosun, görüyosun bi el atmanı beklerim. en azından parmağının ucundan bi ittir. ne bileyim, madem yaratıyorsun bari takip et!
- ilahi çocuk! yine güldürdün beni!..
- bi soru sorucam.
- haydi sor sor!
- hani biliyosun bi konu var uzun zamandır canımı sıkan. birkaç adım da attım çözmek için. bu arada o kısımdaki desteklerin ve mesajların için teşekkür ederim. neyse, o problem çözülecek mi?
- ahh Pedimu.. bu soruya nasıl cevap verebilirim ki?
- basbaya verebilirsin. Tanrı diil misin? kesin biliyosun cevabı.
- ama ortada problem yok. olmayan problem nasıl çözülsün ki?
- hay bin kunduz!
- tamam tamam şaka yaptım. aslında yarı gerçek yarı şaka. şöyle ki, benim katımda problem değil ama sen onu problem olarak algılıyor ve deneyimliyorsun. 
- sadede gelsek?
- sabır Pedimu..senin sınavın bu işte. 
- hocam bana bilmediğim bir şey söyle..
- öyle bir şey yok ki.
- üfff tamam ya biliyoruz biliyoruz içimizde di mi!
- hadi tamam aldın cevapları oturduğun yeter, kendine gel..yok yok yanlış mesaj oldu "kendine git" demek istemiştim..bi de sabahları omega 3 almayı unutma.
- eyvallah hocam..saygılar..
- sevgiler bizden sana Pedimu!


22 Haziran 2016 Çarşamba

Çarşamba Notları


* Sıkılmak ne güzel şey..Seni alıp götürüyor. Sarıyor. Saklıyor. Ve eğer gerçekten izin verirsen, kaçmazsan ondan..Telefona, televizyona, nutellaya sarılmadan başbaşa kalırsan sıkıntınla; işte o zaman veriyor hediyesini..Gelsin yeni yollar, fikirler, buluşlar, durduk yere gülmeler, sabahın köründe uyanıp koşuya çıkmalar falanlar filanlar..

* Bir ilişki "gerçekten" ne zaman biter?..Bir kahve ve yarım saati onunla paylaşmak yerine kendi başına kalmayı tercih ettiğinde mi?..Ekranda adını görüp telefonu sessize aldığında mı?.. En son görüştüğünden bu yana kaç zaman geçtiğini unuttuğunda mı?..Yoksa bunların hiçbirini aklına dahi getirmediğinde mi?..Sahi..ne zaman biter "gerçekten"?..

* Hikayenin hem kahramanı hem yazarı olmak..Her daim mesaide olmak.."Bunu herkes yaparcı"lar bir şey yap(a)maz mesela..Aynı "Bunu herkes yazar"cıların kalem oynat(a)madığı gibi..O yüzden onları görme, duyma demeyeceğim. Gör, duy, gül, geç..sonra devam et yazmaya, yapmaya, yaratmaya..kendin olmaya..Bir de dikkat et "Ama sen güçlüsün"cülere..Onlar ki Almanya yenilince yenilmiş sayarlar kendilerini; oysa bilmezler ki savaşa girmeden yeniktir onlar..Oynamadan kaybedenler kulübünün ömürlük üyeleri..

* Elektrik kesilince yemeğine devam edemeyen tanıdıklarım var benim. Bir şey izlemeden yemek yiyemeyenler..Gün boyunca etrafındakilere sevgilisini ne kadar sevdiğini, ne kadar aşık olduğunu anlatıp akşam eve gidince yemek masasına laptop koyanlar bir de..Ustalar der ki, ne zaman yemekle başbaşa kalırsan -telefonsuz, radyosuz, televizyonsuz, dergisiz- işte o zaman beslenirsin gerçekten. Ben demiyorum; onlar diyor. Ben dinliyorum sadece, ve şaşırıyorum laptop çiftlerine..

* Hamileyken çok nutella yiyen arkadaşım aradı panikle. "Bu nutellanın içinde çok zararlı şeyler varmış, palmiye yağı falan!" dedi. Bir de "Ben hiç portakal yemedim hamileyken, hem hiç sevmem nasıl alıcam C vitamini?" diye sordu. "Onu bilmem ama çocuk büyüdüğünde "sen portakalda vitaminken" gibi bir cümle yerine "sen nutellada palmiye yağıyken" diye başlayan cümleler kurarsın" dedim. Bozuldu, "çok gıcıksın!" dedi. "Sen de çok hamilesin!" dedim. Barıştık.

* Yeni bir bilgisayar almaya karar verdim. Seçenekler arasında gidip gelirken yakın bir arkadaşım macbook almam için ısrar etti. 4 senedir kullanıyormuş, çok memnunmuş, bazı zamanlar 7/24 açık kalıyormuş da bana mısın demiyomuş falan filan..Benim de niyetim vardı zaten, üstüne bu referanslar gelince de aldım. iPhone, iPod ve iPad tecrübem olmasına rağmen mac işletim sistemi bana biraz zor geldi. Neyse ki bu konuda çok tecrübeli yakın bi arkadaşım var ne güzel rahat ederim diye düşündüm ve mail kurulumu yaparken ilk takıldığım noktada hemen ona danıştım. "ayy ben hiç mail açmadım bugüne kadar sadece dizi izledim" cevabını alınca konu bilgisayardan bin fersah uzaklara gitti ve oklar bana çevrildi..Nasıl arkadaşlarım var benim yaaa hay bin kunduz! (ps. bunu yapan bunu da yaptı: dondurmalı künefenin yanına light cola sipariş etmek(!)

* Bir de ekmek yememe kararı aldığı için her sabah bir salata kasesine yarım kilo müsli döküp yiyen bir arkadaşım var. Tam yorum yapasım geliyor, duruyorum. Diyorum ki, benim ne haddime?..Aslında teorik olarak kararına uyuyor. Sonuçta ekmek yemiyor. Ama ekmek yememe kararının altındaki temel hedef kilo vermek. Bu durumda aslında iki dilim ekmekten alacağı kaloriden daha fazla kalori almış oluyor. Peki bu durumda bana ne oluyor?..Ben nane miyim yoksa maydanoz mu?..

* Hocam o değil de; daha bu sabah "tamam artık bundan sonra elimdeki kitaplar bitmeden asla yeni bir kitap almicam" demekle yetinmeyip, bu kararımı ajandama koca harflerle yazdıktan sonra iş çıkışında neden soluğu kitapçıda aldım?..Hadi gittim diyelim neden kitap aldım?..Kendimle mi anlaşamıyorum nedir?..Bilemedim. Neyse ya olsun, okunur. Evet evet tabii neden olmasın. Bence üstüme gitmeyelim evet. Neyse o zaman ben gidiyim yoksa tünel iyi bi yere çıkmicak sanki :)

* Gitmeden bir şey daha söyleyesim geldi Alice Harikalar Diyarında kitabında çok sevdiğim bir bölüm var. Alice, kraliçenin "önce öldürün, ardından hüküm verin" kararının saçma olduğunu söyler. Ve askerlere dönüp "Sizi kim dinler? Siz bir deste iskambil kağıdından başka bir şey değilsiniz!" der. Kağıtlar uçuşur ve Alice'in üzerinden dökülmeye başlar. Alice uyanır ve dökülenlerin kağıt değil, ağacın yaprakları olduğunu fark eder. Yani, özetle, uyanmak iyidir. Bazı şeyleri şimdi ve burada olduğu gibi görebilmek. Ve..gördüğünü söyleyebilecek kadar cesur olmak..






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...