26 Aralık 2015 Cumartesi

Cumartesi Notları


* "kendini sevmek"le "kendine aşık olmak" arasında fark var. aşkın gözü kördür misali, kendine aşık olanların anlayamayacağı kadar küçük; kendini "gerçekten" sevenlerin de görmezden gelemeyeceği kadar kocaman bir fark.. 

* aşk demişken..dönüşmeyen ve/veya dönüştürmeyen aşk ne olur?..uçup gider mi? yoksa o uçan şey aslında aşk değil de gaz mıdır?..

* ve aşk demişken.. "çiçeğe böceğe aşığım!" , "ben hayata aşkla bağlıyım!" ve hatta "benim için nefes almak aşk nefes vermek aşk" diye ortalarda gezinenlerin tamamının karşı cins söz konusu olduğunda "aşk"tan bihaber olması tesadüf olabilir mi?.. bir adamla/kadınla yaşan(a)mayan aşk çiçeğe, böceğe, nefese karışabilir mi?..yoksa Elif Şafak'ın Aşk kitabında yazdığı gibi başlı başına bir dünya mıdır aşk; ya ortasındasındır tam merkezinde ya da dışındasındır hasretinde.. bilemedim şimdi.

* bir ara çok popüler olan "tükenmişlik sendromu" yerini "tıkanmışlık sendromu"na bırakmış. kime rastlasam aynı dertten muzdarip. köşeye sıkışmışsın.. tüm yollar kapanmış. mevcut durumundan başka bir seçenek yokmuş gibi hissediyorsun..ve hatta gelecek geçmişin bir kopyası gibi yaşanacak varsayımı peşini bırakmıyor. peki neden?..milyarlarca varlığa kucak açan evren seni neden çaresiz/seçeneksiz bıraksın? acaba..asıl sorun kıtlık bilinci olabilir mi?.. her şeyden herkese yetecek kadar var desem..fikrin değişir miydi?..

* bir arkadaşım önemli bir işi çıktığı için birkaç saatliğine 5 yaşındaki çocuğuyla ilgilenmemi istedi. seve seve kabul ettim. az sonra kapımda bir cüce belirdi. kendisi kadar bir sırt çantası -içinde ne varsa cüceyi sırtından aşağı doğru çekecek kadar ağır-, bir elinde i-Pad, bir elinde saniyede 53536 kere zıplattığı minik lastik bir top. kuralları baştan koyalım dedim ve kendisine iki seçenek sundum. ya arkadaş olacaktık ve ben okulundaki herhangi bir arkadaşından farksız olarak kendisiyle tam anlamıyla eşitlenecektim; ya da dümdüz bir abla-kardeş ve hatta teyze-yeğen olacaktık ben de büyük olmanın tüm otoritesine sahip olacaktım. hemen "arkadaş olalım!" dedi. biraz oyun oynadık, bir şeyler yedik. sahneye tam bir 5 yaş rolüyle çıktığımı söylememe gerek yok sanırım :) neyse, bir saat sonra gelip yanıma oturdu "Raso sana bişe dicem. bence sen abla ol çünkü iğrenç bi çocuk oluyosun." dedi. "ablaya Raso denmez utanmıyo musun!" dedim. neyse ki bu geçişlere ayak uydurabilen bir cüceyle birlikteydim :) özetle, bana çocuk bırakmayın. ya da bırakın. belki onun da tekamülünde ben varım kimbilir?..

* cenaze ve sonrasında soğuk algınlığı nedeniyle uzun süre ofise gidememiştim. günler sonra ilk defa gittiğimde çekmecemi bi açtım ve 10 gün önce bi ısırık alıp bıraktığım gofreti gördüm. hayatta her şey belirsiz. başımıza ne zaman ne geleceği belli değil. ve o zavallı gofret çöpe gitmeyi hiç hak etmiyor. yani açtığınız gofreti bitirin bence evet tabii öyle evet!




29 Kasım 2015 Pazar

Pazar Notları


* son günlerde anladım ki "inadına.." diye başlayan cümleler hiçbir zaman gerçek anlamda tamamlanamıyor. çünkü inat hiçbir şeye eşlik etmiyor aslında. barışa bile.. o yüzden "inadı bırak" dedim kendime. henüz ikna edemedim ama en azından deniyorum. dünyayı kurtaramasam da kendi dünyam için umut var hala..yani bence biraz..

* uzun zamandır görmediğim bir grup arkadaşla sonunda buluştuk. koskocaman yuvarlak bir masanın etrafına toplandık. kişi başına 1325 kalori düşen yemek sonrasında görüşmediğimiz süre boyunca 25 kilo veren arkadaşımızı sorguya çekmeye başladık. nasıl yaptın? karatay mı dukan mı? yoksa aşırı spor mu? zayıflama hapları mı falan derken "ayy susun biraz şimdi sırrımı açıklıyorum" dedi. hepimiz sustuk. kahvesinden bir yudum alıp peçeteyle dudağının kenarını zarifçe sildikten sonra "bunca yıldır her şeyi denedim.o saydıklarınızın hepsini yaptım ama bu denediğim son yöntem gibi işe yaramadı." dedi. aramızdan biri dayanamayıp "yaa hadi ama söyle artık ne yaptın!" diye atladı. aşırı zayıflayan dostumuz kahvesinden bi yudum daha aldıktan sonra "işte tam olarak kaçırdığınız nokta burası; önemli olan ne yaptığım değil; ne yapmadığımdı" dedi. "hay bin kunduz!" dedim içimden. aynı anda o da konuştu "yemedim arkadaşlar ye-me-dim!" dedi. ne kadar da basit bi yöntem di mi?..

* bazen google'a girip resimleri karıştırıyorum. sonra instagram, sonra tumblr..yok. arthur'dan daha güzel tek bi ağaç bile yok. benim ağacım diye söylemiyorum çok ciddiyim. arthur'un güzelliği, asaleti, kendi içindeki karmaşık düzeni hiçbirinde yok. ne de olsa 15 yılımı taşıyor kolay değil benzerini bulmak :)

* arthur mevsimine girdiğimiz için kahve buluşmalarımız hep arthur'un karşısında olacak şekilde organize ediliyor. ve hatta artık arkadaşlar "arthur müsaitse akşam bi kahvesini içmek isterim" tarzında mesajlar atar oldu. bu arkadaşlar zamanında "raso sen manyak mısın arthur diye ağaç mı olur" şeklinde dalga geçtiklerini unuttular; siz yine de uyandırmayın böyle mutlular sanırım.

* bu sabah 5'i 7 geçe uyanıp kendime zencefilli limonlu kış çayı yaptım. arthur'un ışıklarını açıp karşısında içerken durdum; sonra kendime dedim ki "iyi ki ben varım. yoksa bu saatte kiminle kış çayı içecektim?"..





22 Kasım 2015 Pazar

Pazar Notları


* iki şey arasında sıkışıp kaldıysan..bir türlü hangisini seçeceğine karar veremiyorsan.. acaba şu anda gündeminde olmayan ve hatta bihaber olduğun 3. bir seçenek var desem?.. hayır aklını daha fazla karıştırmak gibi bir niyetim yok. sadece kendi tecrübeme ve hislerime dayanarak diyorum ki; eğer iki şey arasında kalıyorsan belki de ikisini de istemiyorsundur. çünkü bir şeyi "gerçekten" istediğin zaman tüm varlığınla o tarafa doğru çekilirsin. bırak diğerleriyle karşılaştırmayı, diğer seçeneklerin farkına bile var(a)mazsın. ben mesela.. "bal mı reçel mi?" diye sorduklarında hep "nutella" diye cevap veririm. bilmem anlatabildim mi :)

* çok sevdiğim dostları bir araya getiren bir doğumgünü yemeğindeyiz.. makarnalar, şaraplar derken koskocaman çilekli çikolatalı pasta geldi masaya. tam pasta ustasına saygı moduna geçecektik ki "ayyy bu pasta çok kaloriliiiiii" diye bir ses duyduk. kendince amerika'yı yeniden keşfeden arkadaşın bu mühim açıklamasını yok saymaya çalışırken "ayyy ben çok kilo aldııııım" dedi. içimden bu güzel ortama kim getirdi bunu diye geçirirken birkaç saat önce onu getirene telefonda "tamam getir ama sessiz dursun bari" dediğim geldi aklıma. kendime kızmaya fırsat bulamadan yanımda biten arkadaş bana dönüp "ya biliyo musuuuuun geçen sene sevgilimden ayrıldığımda çok kilo vermiştiiiim ayy acaba yine çıksak beni terk etse ne güzel olurdu di miiiii" dedi. "evet" dedim. "çok iyi olurdu; ama söyle çok uzun uzun terk etsin en az bi 50-60 kilo ver" diye ekledim. "ayy saçmalama zaten 53 kiloyum ayy yoksa 60 mı gösteriyorum?" diye sordu. "üzülme,  pastayı ekmeksiz ye geçer" dedim. evet. ben. kendim. hepsini. dedim!

* bu aralar etrafta çok sayıda 50 yaşına gelince ya doğurmadığıma pişman olursam korkusuyla hamile kalmaya çalışan 35-40 yaşlarında kadınlar var. anne olmak, çocuk sevmek/sevmemek ya da çocuk sahibi olmayı gerçekten isteyip istemedikleri konularında bi fikirleri yok. önemli olan yumurtalar bitmeden çocuk doğurmak. çocuğu bi doğursunlar diğer şeyleri sonra düşünürlermiş. sanırım çok fazla eğitime gitmişler. özellikle de hani şu etkili lider olmanın 432563 yolunun anlatıldığı eğitimlerin "stratejik düşünmek ve proaktif olmak" bölümünü çok tutmuşlar. kolay değil 15 yıllık stratejik kalkınma planı yapmak. haklılar tabii. başarılar diliyorum. 

* bazıları mutluluğu belirli sayıda dilimi olan bir pasta sanıyor. dilimler kapanın elinde kalıyormuş gibi.. o yüzden de kendi mutsuzluklarının sebebini başkalarının mutluluğuna bağlayanlar bile var. halbuki herkesin kendine ait bir pastası var. hangi dilimin ne olacağına da kendin karar veriyorsun. ister 7 renkli gökkuşağı pasta seç, istersen her dönem başka bir renk..ister dilimlerini paylaş ya da kendinden bile saklayıp diyet yap..hepsi sana kalmış.

* hani şu çok moda olan "farkındalık" tandanslı workshopların bi bölümünde "bugün hayatının son günü olsa ne yapardın?" diye sorulur ya, ben de bi hata ettim gittim en sorulmayacak adama sordum. önünde ki boş burger king tepsisine bakıp "bu yemeğin başında olmak isterdim" dedi. işte an'da olmak böyle bir şey evet! (soruyu sormadan 20 dakika önce tepside xxl bir menü olduğunu eklemek isterim)

* acaba bu kadar çok insan "yalnız olmaktan" korkmasaydı.. dünya daha güzel bir yer olur muydu?..

* ve kendini çok sevenlerin sayısı artsaydı..ve bencillerin. ilk önce kendini düşünenlerin..her şey çok daha güzel olmaz mıydı?..

* bu arada müthiş bir sonbahar kampanyası başlamış. son 1 yıldır dolabında asılı duran ama hiç giymediğin giysilerden, her sabah söylene söylene gittiğin ama hiç sevmediğin işinden, sırf yıllar önceden tanışıklığın var diye görüştüğün ama yanında gerçek ol(a)madıklarından ve şu son 5 kilodan yapraklarını döken ağaçlar gibi kurtulabilirsin.kampanya bitmeden yararlanmak lazım kaldı son 1 hafta ;)

Not: fotoğrafta gördüğünüz gibi Arthur'u kutusundan çıkardım. noel kutlamaları resmen başlamıştır!


7 Kasım 2015 Cumartesi

kendime notlar



"dans eden bir yıldız doğurabilmek için kaos olmalı insanın içinde" demiş Nietsche.

ben de diyorum ki, toparlanmadan önce dağıt biraz!

dolapları, çekmeceleri dök..sonra yeniden yerleştir..

ve eski yerlerine yerleş(e)meyenlere yol ver!







bazı sabahlar -bugünlerde kendini nedense Godot sanan- güneşi beklemeden yola çık!

saate bakma..kilometre sayma!

sadece ardarda adımlar at kendine doğru!





streching sonrasında "bi 5 km olsa onu da koşarım!" diye gaza getirme kendini.

abartma :)

dinlenmeyi unutma.






bir de kahvaltıyı tabii..

tek kişilik de olsa özeni hak eder kahvaltı.

çünkü sen de biliyosun ki sanat sadece duvara asılan şeylerden ibaret değildir.

yulaf lapası pişirirken söylediğin şarkıya eşlik eden kahve makinesinin hırıltılı sesidir mesela..ya da kaseye dizdiğin vişnelerin nevresime yakışmasıdır.. ve sen bunları düşünürken meraklı gözlerle pencereden içeri bakan bahçedeki kedinin karışık çizgili tüyleridir..



gün ne kadar yoğun olursa olsun içinden kendine zaman (ç)al.

ustalar ne demişti hadi hatırla!

"insan her gün kendine 15 dakika ayırmalı; çok yoğun olanlar da yarım saat"


çok sevdiğin dostundan gelen demlik takımını kullanma hevesiyle binbir çeşit çay keşfet mesela..

bazılarını sevip "ben bunu neden daha önce denemedim ki?" diye sor kendine.

bazılarını da denemeden bırak. o renkten ve kokudan hayır gelmez bence de haklısın. boş yere yapıp döktüğün için üzülme; sana yazık olacağına ona yazık olsun ;)





31 Ekim 2015 Cumartesi

Cumartesi Notları


* ne yapmak istemediğinden emin olduktan sonra "peki ben şimdi napıcam?"la yatıp kalkarsın.. ve sonra, gecenin bir saati mutfakta kek çırparken kendini bir anda evin koridorlarında "eureka!" diye zıplarken bulursun. zıplaman geçince kek yanmasın diye fırının önünle beklersin. kekin kürdan testini de başarıyla geçmesinin ardından mutluluğun üst kattaki komşunun mahremiyetini tehdit ederken başının 3 parmak üzerinde ampül yanıp sönmeye başlar.. ve birkaç dakika içinde dayanamayıp patlar!..içinden "peki ben NASIL yapıcam?" çıkar. hayırlı olsun!

* gazete ve dergilerin sağlıklı yaşam köşeleri "uzun yaşamanın sırları"yla dolup taşıyor. avokadoyla bebek kal; ceviz ye sekseninde seksek oyna, domatesle doksanında domates yanaklarla dolaş falan filan.. ne zaman böyle bir şey okusam aklıma Deniz Gezmiş''in son mektubundaki "önemli olan çok yaşamak değil; yaşadığın süre içinde fazla şeyler yapabilmektir." sözü geliyor. zaten bu ara Deniz'le her zaman olduğundan daha yakınız. ölümsüzlük böyle bir şey sanırım..

* yeni boşanan bir arkadaşımla bitişlerden bahsediyorduk. nerden nasıl bağladım bilmiyorum ama kendimi son bulduğumda "..yani her bitiş kötü değildir. mesela ben sabunum bitince mutlu olurum. neden? çünkü bu demektir ki o sabun bitene kadar mis gibi temizlenmişim duşlar almışım tertemiz olmuşum." gibi bir şeyler diyordum. arkadaşım şaşkınlığından mı, kibarlığından mı yoksa bana olan sevgisinden mi bilmem, beni bölmeden dinliyordu. sonra "bak mesela benim bu konuşmayı burada bitirmem çok aşırı süper bir fikir!" dedim ve bitirdim. ama itiraf etmem gerekiyor ki sabun ya da vücut losyonu gibi bir şeyin bitmesi beni mutlu ediyor. çünkü neden? onları bi güzel kullanmışım anlamına geliyor. diğer yandan nutellanın bitmesi mesela..tam bir kriz alameti. neden mi?.. buna kendime laf sokmadan cevap veremem o yüzden cevap vermemeyi tercih ediyorum evet!

* fark ettim ki "kalp bağı > kan bağı" formülünü hayatına entegre edenler çok daha mutlu. 

* bir şeyin doğruluğunu inkar etmemekle, o şeyi kabul etmek arasında halk arasında pek bilinmeyen "gizli araf" diye incecik şeffaf bir zar var. ve sen..gerçeğe kabul verdiğinde, gerçek olmaya   yakınlaşıyorsun. ve sen.. ne kadar gerçeksen, o kadar hayattasın. 

* o değil de, yapılması yemesinden uzun süren yemeklere karşıyım. (bkz. yaprak sarması) yemeğe ve emeğe saygı için ya çok aşırı yavaş yesinler ya da bu yemekler tedavülden kaldırılsın istiyorum. ayrıca "tedavül" kelimesini cümle içinde ilk defa kullandığım için bi tuhaf hissettim. ve hatta gördüğünüz gibi bir paragraf içinde tam iki kere kullandım. bence artık gitmeliyim yoksa bu yazı hiç iyi bir yere gitmicek :)

* son olarak..yarın 07:00'da sandık başında görevdeyim. herkesi bekliyorum! Gelirken yanınızda güneş getirmeyi unutmayın :)








28 Ekim 2015 Çarşamba

Not Almak ya da Almamak


uzun zamandır gör(e)mediğim dostumla bir iş çıkışında buluştuk. "espresso mu içsem..yok yok ben iyisi şöyle koca bi kupada filtre kahve içiyim" dedim. "ben ilaç alıyorum" dedi. anlamadım. "ilaçla kahve içmen yasak mı?" diye sordum. "hayır alakası yok" dedi. yine anlamadım.

tam da içimden "aslında iyi görünüyor nesi var acaba" diye geçirirken, "depresyondayım. antidepresan kullanıyorum. ve bunları sana çok zor söyledim ama şimdi rahatladım" dedi. şaşırdım ve birazcık bozuldum. böyle bir şeyi bana neden çok zor söylesin ki?..

içimden geçenleri duymuş gibi bana bakıp "bozulma" dedi. "sen ilaca karşısın biliyorum. bana ilaçsız da yaparsın diyeceksin diye söyleyemedim. ama şu anda inan bana tek başıma yapabilecek durumda değilim" diye ekledi. bunları duyunca rahatladım. gülümsedim. elini tuttum ve "ben sana iyi gelecek hiçbir şeye karşı değilim. ve böyle düşünmene rağmen bugün buluşmak için ısrar edip benimle paylaştığın için teşekkür ederim." dedim. 

konuya gelirsek, bugüne kadar hiç antidepresan kullanmadım. ve evet fikir olarak karşı sayılırım. yani kendimle ilgili böyle bir karar vermem gerekseydi sanırım kullanmamayı tercih ederdim.bir insanın aklını ve hislerini kullanarak aşamayacağı hiçbir sorun olmadığını düşünüyorum. konu sadece depresyon değil. ben zayıflama haplarına da inanmıyorum sigara bırakma ilaçlarına da..ama sanırım bu konuda daha önce fazla sert konuşmuşum ki, bu kadar samimi olduğum bir dostum bana antidepresan aldığını söylemekten çekinmiş. bunu bir kenara not ettim ve ayrılırken ona hiçbir şeye karşı olmadığımı tekrar söyledim.

bir hafta sonra tekrar buluştuk. bu sefer filtre kahve içmeye kesin kararlıydım ki "ben ilaç kullanmıyorum" dedi. "hay bin kunduz!" dedim. "düşündüm de sen haklısın bence ben ilaçsız da yaparım" dedi. "bu işte bi tuhaflık yok mu? ben sana öyle bir şey demedim ki. ben hiçbir şeye karşı olmadığımı söylemiştim. doktorunla konuştun mu emin misin?" diye sordum. "evet Raso eminim. ve evet haklısın sen öyle demedin. ama benim kafamda konuşan bir Raso var; ben onu dinledim ve bunun için çok mutluyum teşekkür ederim." dedi.

"o kafandakinden fazla varsa bana da ver." dedim ve sınırları zorlayan bir gülme krizine girdik. bu durumda ben kendime aldığım notu ne yapsam geri mi versem yoksa dursa mı bilemedim.. "yalnız ben bunları yazarım" dedim. "yaz" dedi. bir de üstüne "yazmazsan Raso değilsin!" dedi. 

ben de yazdım :)

kendime not: bundan böyle not mot alma aynen devam!..

*** fotoğraf hafta sonu Arsuz'da çekildi.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Cumartesi Demişken..


sabahları güne bir kupa kahve, iki sayfa kitap ve 30 saniyelik müzik kutusu keyfiyle başlamak..

bu müzik kutusunu bi vitrinde görmüş ve çok beğenmiştim ama satılık değildi. annem aklında tutmuş ve aynısından bulmuş. paketi açtığımda hediyeye mi sevinsem..annemin inceliğine mi bilememiştim.

kupa da çok sevdiğim birinden.. bir ay sonra anne olacak biri.. çok güzel bir anne olacak biri.. heyecanla bekliyoruz!..
 kahve demişken..

ben ofiste french press'imle takılırken "aslında bir kahve makinemiz olsa ne güzel olurdu" dedi biri.

"bizim aile" filminde Şener Şen'in canlandırdığı karakterin "hadi hemen alalım!" modunda "hadi hemen alalım şimdi alalım!" dedim. aldık :)

kahve bahane demicem çünkü kahve mühim.. ama sevdiğim arkadaşlarımla mola vermek için çok güzel bi bahane oldu yeni makinemiz.


mola demişken..

baktım yine planlar programlar üst üste geldi.

ben de kendime "zorunlu tek kişilik mola"lar (ç)aldım.

havalar da soğuyunca evde zaman geçirmeye bahane oldu.

çok da güzel oldu :)



soğuklar demişken..

bazı sabahlar kahvenin yerini limon-zencefil kaptı.

kahveyi satıyormuş gibi olsun istemem tabii onun yeri ayrı.. ama itiraf etmek gerekir ki ne zaman limon-zencefil içsem çıkıp koşasım geliyor :)




koşmak demişken..

güzeldir koşmak. severim.

ama yeri gelince hızı düşürüp yürümek gerekir.

şimdi yaptığım gibi..

ve hatta yürürken durmak..

bazen iyi gelir.



iyi demişken..

son zamanlarda izlediğim en iyi dizi: Tyrant

pek dizi izlemeyen biri olarak nasıl baştan sona izledim bilemiyorum. demek ne kadar sevmişsem..

:)



sevmek demişken..

geçen cumartesi "zero" sergisini gezdim.

ve hiç ama hiç sevmedim. iç sıkıcı ve karanlık geldi.

ben sanattan renk, ilham, huzur, neşe, heyecan, umut ve ışık bekliyorum sanırım. çiviler, boş tuvaller, üzerine kahve dökmüş gibi resimler hiç ilgimi çekmiyor.

ve bence birileri bizimle çok pis dalga geçiyo çocuklar :)

7 Ekim 2015 Çarşamba

Çarşamba Notları



* zihin hep ihtimaller denizinde yüzmek istiyor. işte o zaman ona kocaman bir "SUS" demeli..

* "ben şimdi ne yapıcam?" diye kara kara düşünürken birinin sana "belki de hiçbir şey" demesi güzeldir. diyen kişi sen'sen, daha da güzeldir..

* biri gitmişse "gitme" denmez artık. "geri dön" de, "gel" de, "ben yanına geliyim" de..olmazsa kalk git kapısına dayan. ama "zaten" gitmiş birine "gitme" deme..

* oyunu iyi oynayan değil, oyunda olan kazanıyor. o anda sadece oyunun içinde olan, önceyi sonrayı başka şeyleri düşünmeyen..spor ya da başka şey fark etmez. tüm silahlarını kuşanıp girdiğin bir toplantıda konsantre olamazsan, alaşağı olup kendini camdan atabilirsin. o yüzden; konu her neyse "orada" ol, olamıyorsan çık git..

* mantık evliliği hazırlıkları yapan bi arkadaşıma "neden?" diye sordum. "yalnız ölmek istemiyorum" dedi. "8 evlilik yapsan da yalnız öleceksin" dedim. hesabı istedi. kalktık. ayrılırken "anlamıyorsun; sen hiç benim kadar yalnız kalmadın" dedi. beni caddenin ortasında yapayalnız bırakıp uzaklaştı. ben de "tek başıma" başka bir cafeye girdim. kendime ve yalnızlığıma bi americano istedim. sonra düşündüm; bu kadar zor mu? yalnız doğduğunu ve yalnız öleceğini bilmek çok mu kötü?..yalnız yaşamak istemezsen seni anlarım ama yalnız ölmek istemezsen seni kim anlasın?..

* hani bazen aklın eline kazma kürek verir. derin bir çukur kazarsınız birlikte. bir şeyi gömersiniz. üstünü toprakla örtüp uzaklaşırsınız. ve sonra..bir gün kalbine bakarsın ve aklının sakladığını karşında bulursun. çukur mu çok derin değildi acaba?..

* bazen reenkarnasyon fikri çok işime geliyor. şimdi cesaret edemediğim her şey için bir kenara çekilip "neyse canım her şey birden tek hayatta olmak zorunda mı?" diyorum. sonra da bu hayatta aşamadığın her engelin diğer hayatlarda karşına çıkacağı geliyor aklıma. kendi kaleme gol attığım nadir anlardan birine şahit oldunuz evet!

*"analysis paralysis" diye bir şey var en sevmediğim. sabahlara kadar konuşulur öyle oldu böyle oldu, altındaki motiv bu üstündeki saksağan şu.. bla bla bla.. vıdı vıdı vıdı.. ve sonra da hiçbir şey yapılmaz ve hayat kaldığı yerden devam eder. analiz iyidir, hoştur. yararlıdır. ama analizin bu güzellikleri ancak ve ancak analiz sonrasında alacağın aksiyonla anlam kazanır. bilmem anlatabildim mi? (anlamayanlar için analiz seansı ve sonrasındaki intihar eylemi 301 no'lu salonumuzda gerçekleşecektir)

* bazen mahşerin dört atlısının dördü de benmişim gibi hissediyorum. nasıl anlatsam bilemedim şimdi. saat de geç olmuş; hadi yorma beni sevgili okur bu sefer de devamını sen getir..;)





5 Ekim 2015 Pazartesi

Gece Kahvesi


hayat bir sırt çantası olsaydı..
ne koyardın içine?
hadi işini birazcık kolaylaştıralım.
10 eşya ve 10 insan kontenjanı olsaydı,
kimleri, neleri seçerdin?

ben şimdi bi kahve koymaya gidiyorum;
sen o arada düşün..

buldun mu cevapları?
dur söyleme.
seçtiklerinle işim olmaz.
benim derdim geride kalanlarla..
onları düşün şimdi.
gözden geçir.

çantanı büyütmek ister miydin onlar için?
yoksa geride mi bırakırdın gözünü kırpmadan?..
başka sorum yok.
kahvem soğumadan gitmem gerek.
:)


29 Eylül 2015 Salı

ayna ayna söyle bana!


ben kilise değilim.
beni mum gibi yakıp günahlarını temizleyemezsin.

ben doktor değilim.
sana teşhis koyup reçete yazamam.

ben harita değilim.
eline alıp yolunu bulamazsın.

ben anne değilim.
başını dizlerime koyup "geçer" dememi bekleyemezsin.

ben tamirci değilim.
bozuk parçalarını düzeltemem.

ben rüzgar değilim.
seni sürükleyemem.

ben bahçe değilim.
umutlarını ekip filizlenmesini bekleyemezsin.

ben...
aynayım.
aeni sana gösteren Sen'im..
ama ışık yoksa hiçbir şey göremezsin.
çünkü aynalar bile karanlıkta göstermez.

ve unutma ki,
karanlığından çıkmayı seçip gelirsen bana,
görmek istediklerini değil;
sadece görmeye cesaret ettiklerini
bulacaksın karşında..





28 Eylül 2015 Pazartesi

toplantı notları vol 356237

ra: kukumav selin kalk da şu işi halledelim artık!
selin: sakin ol biraz...düşünelim.
ra: düşünürsek düşeriz.
selin: belki düşmemiz gerekiyodur kalkmak için.
ra: belki de gerekmiyodur..belki bazı şeyler basitçe basittir?
selin: zorluyosun beni bu aralar.
ra: sen de beni sıkıyosun bebeğim her şey karşılıklı.
selin: sence gerçekten her şeyi mahvetmiş olabilir miyiz?
ra: kendi adına konuş!
selin: hiç sıyrılmaya çalışma; bizdensin! aynısının laciverti yani..
ra: maalesef siz yenilince ben de yenilmiş sayıldım evet.
selin: komik değilsin.
ra: tamam tribe bağlama konuya gir.
selin: bişe dicem ya kendini gerçekten tanrı zannediyo olabilir misin sen? hani çocuklar şaka yapıyo arada..yoksa ciddiye mi alıyosun?
ra: ne münasebet! ne sanması! bizzat tanrıyım!
selin: hahahahah peki tamam
ra: asıl sorun ne biliyo musun Selinimu.. ben bu gerçeği kabullenip her nefeste yaşarken sen işi dalgaya alıp inkar ediyosun. yazık..çok yazık!
selin: bunu yaz bi yere başka bi toplantıda konuşalım. asıl konuya gel.
ra: uuu baby ciddi stayla! geliyim tabii ama ortada bi konu yok.
selin: peki ya bugün olanlar?
ra: illa konu edicem diyosun?
selin: etmeyeyim mi?
ra: etme.
selin: ne yapiyim?
ra: üstüne bi uyu.. uyumadan önce dur biraz. nefes al. defterini aç bir şeyler yaz çiz.. hani şu yeni başladığın dizi vardı ya ondan bi bölüm izle.. sabah yine konuşalım.
selin: kendimi kandırır gibi olmaz mıyım?.. sahte olmaz mıyım?..kötü olmaz mıyım?
ra: ahh Selinimu!.. yaptığın hiçbir şey kötü değildir. hiçbir şey affedilmez değildir. hiçbir şey geri dönülmez değildir. tanıdık geldi mi bi yerden?
selin: yalnız bu gol olur.
ra: biri atar; ikisine sayı yazılır.
selin: eyvallah hocam..



27 Eylül 2015 Pazar

Pazar Notları


* sağlam duruşlu bir pesimist her zaman sahte bir iyimserden iyidir. hissine ve fikrine katılmasam bile maskesiz olduğu için sevimli gelir bana. hatta birazcık eğlencelidir. komiktir. bugün daha iyi anladım bunu. 

* ben onun yaşındayken, o benim yaşımdayken.. ben Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşın iki katından 12 eksikken.. o kadar çok rakama ihtiyaç var mı cidden?..

* farklı yüzyıllar, farklı insanlar, farklı mekanlar.. ve aynı hisler.. ve onları bi tarafa bırakıp ısrarla beynimizi kullanmaya çalışan biz.. komik miyiz?..

* iç sıkıntısının dolunayla bir ilgisi olabilir mi gerçekten?.. yoksa dolunay sadece paravan mıdır?.. biraz cesaretimiz olsa arkasında saklananı görebilme şansımız var mıdır?..

* çok uzun zaman önce "ne yapmalıyım?" diye sormuştum. ve dün akşam kendimi zor ikna edip çıktığım yürüyüş sonrasında duş alırken geldi cevap. şaşırdım. sevindim. heyecanlandım. kalakaldım ve sanırım duşta haddinden fazla su harcadım. (buraya utanan surat ekleyelim) baştan sona "ben" olan bir yolun biletini almış gibi hissediyorum. bunca olan biten sanki bu yola çıkmak için hazırlanmış gibi.. henüz defteri kalemi alıp to do list bile yapmadım. biraz başbaşa kalmak istiyorum bu fikirle. ve bu konuda sessiz olmak.. ilk adımı atana kadar kendime saklamak..

* tek başınalığı göze al(a)mayan kimsenin gerçek bir ilişkide yer alamaması mesela.. hayatın çok muzur bi gerçeği değil mi?.. 

* o değil de; bir şeyi gerçekten istiyorsan gidip alıyosun.. uzatmalara, havada bırakmalara, kapıları açıp kapamalara tenezzül etmeden.. bunu öğrendiğim iyi oldu evet.




23 Eylül 2015 Çarşamba

8 Renk



içinde sarı olacak biraz..
sıcak olacaksın.
her şeyin eğlenceli tarafı çarpacak gözüne..
kimseler anlamadan eğleneceksin kendi kendine.
ışıklı olacaksın,
karanlıkta kalan yerleri aydınlatacaksın.
ve içindeki güneş,
geceleri sadece dinlenecek;
sönmeden..

***
bazı anlar gelecek,
bi bakmışsın sarılar turuncu olmuş.
sarıya mı döner,
kırmızıda mı biter bilinmez.
bırakacaksın.
gittiği yere kadar..

***
 kırmızı zamanların da olacak.
zordur ama, taşımayı bileceksin.
kırmızının gücünü kalbine bağlayıp
dönüşü olmayan kararlar alacaksın.
güçlü olacaksın.
ve bazen, eğer gerekirse
yakıp yıkacaksın.

***
bir parçanı hep yeşil tutacaksın.
orta yolu bulan,
uzlaştıran,
kanatları köklerle buluşturan olacaksın.

***
pembe bir ağacın olacak.
yapraklarını hiç dökmeyen,
kalbinin yakınına kök salan..
sebebini bilmediğin gülümsemenle dışarıya göz kırpan..

***
içinde mavi bir göl olacak.
serin, sakin,
ve oldukça derin..
bazen her şeyi içine alacak.
bekletecek,
dinlendirecek,
düşünecek,
çok düşünecek..

***

siyah zamanların olacak.
karanlık anlar..
korkmayacaksın.
sessizce "hoş geldin" deyip,
kapılarda karşılayacaksın.
içten içe bileceksin ki,
yıldızlar sadece karanlıkta parlar.
ve sabırla bekleyeceksin..
karanlığın sana yıldızını hediye etmesini..

*** 
her nefeste kendine bir adım daha yaklaşacaksın.
her deneyimde kendini yine yeniden yaratacaksın.
ve beyaz bir sabun gibi olup,
özünle uyumlu olmayan şeylerin
kayıp gitmesine
izin vereceksin..



yola devam


duydum ki kafan karışıkmış.
saat de çok geç oldu; olsun.
hadi bi kahve yap geliyorum..

***

yolun ortasında kalmışsın.
tamam mı devam mı diye sorasın var,
ama sormaya cesaretin mi yok?
sen yorulma ben sorarım.

***

sorularla cevaplara geçmeden bi dursak mı?
yolun kenarına çekilsek..
gelen geçeni izlesek mesela ne dersin?
hem kahveyi de soğutmadan içeriz.
hayır canım fal bilmem ben;
hem filtre kahvenin falı mı olurmuş nerden uyduruyosun!

***

demek tekrar yola çıkasın var..
madem kahve de bitti, e hadi o zaman!
ama dur bi saniye..
yanına aldıklarına bir göz at.
kimler gelsin seninle?
neler olsun sırt çantanda?
ya da şöyle sorsam:
neler olmasın? kimler gelmesin?
sen azıcık düşün..

***

hadi uzatma;
veda sahnelerine pek tahammülüm yok,
yol ver gitsin..
sen yol ver ki onlar da yeni yerlerine yerleşsin.

***

şimdi kalk ayağa,
önüne bak..
derin nefes al,
ve yola devam..


20 Eylül 2015 Pazar

honey..please don't french me


- bu çalan müzik ne?
- bilmem; yani biliyorum da söyleyemem.
- aa nedenmiş o?
- çünkü ben fransızca bilmiyorum.
- ingilizcesini söyle o zaman.
- olmaz, söyleyemem.
- hay allah! tamam söyleme yaz bari.
- fransızca bilmiyorum dedim. konuşamıyorum demedim.
- almanca yaz?
- almancam eskisi kadar iyi değil ki.. hem fransızcam yok benim.
- napıcaz peki?
- bilemedim.
- kahve mi içsek?
- seninle mi?
- korkma fransızca içmeyiz.
- haa haa haaa çok komik!
- french press kullansam beni öldürür müsün?
- sen kesin fransızca ölürsün, korkma fransızca bilmiyorum ben.
- belki de hiç ölmem.
- sen de mi?
- aa yoksa sen de mi?
- bu tesadüf olamaz di mi?
- olabilir mi? sanmam.
- şu an birileri bizi dinliyor olsa her dilde tek kelime olurduk.
- olamaz mı? olabilir. madem aylardan da eylül..
- kahvenin yanında çikolata yer misin? yoksa önce isviçre vatandaşı olman mı gerekir?
- biraz almancam var o idare eder ama sadece bi parçaya yeter.
- sanki kahve içmiyoruz da başka bişe içiyoruz gibi gelmiyo mu sana da?
- sence başka bir şeye ihtiyacımız var mı?
- kesinlikle yok!
- aferin!


19 Eylül 2015 Cumartesi

Cumartesi Notları


* gerçekten ne istediğini keşfettikten sonra kendine bir adım daha yaklaşmış olursun. yani özetle ne istediğini bilmek önemlidir. ama  "ne istemediğini" bilmek de bir o kadar değerlidir. ve hatta bazen ne istediğini bilmediğin durumlarda "kesinlikle bu değil!" diyebilmek mesela.. ne istediğini bir gün bulur musun bilinmez ama istemediğinden emin olduğun şeye sırtını dönüp kendi yoluna bakabilmek.. güzeldir.

* sabahtan beri kaç kahve içtiğimi hesaplamaya çalışırken, "ben askere gitmesem hiçbir şey bozulmazdı çok mutlu olurduk" dedi."sanırım 3" dedim. "ne 3'ü ya sen beni dinlemiyor musun?" diye çıkıştı. "hayır" dedim.. kaçıncı olduğunu bir türlü hesaplayamadığım kahvemi içerken aldım karşıma aklımdaki her şeyi söyledim. "sağlam bir ilişkiyi askerlik bozamaz. aralarında gerçek "aşk" olan iki kişiyi hiçbir 3. kişi ayıramaz. ama ortada bozuk, çatlak, yırtık bir ilişki varsa işte o zaman dışarıdan gelen herhangi bir şey dağıtır, patlatır, parçalar, ayırır." dedim. "bir de işe iyi tarafından bakmak lazım. aranıza askerlikte geçirdiğin aylar girmese belki de sürüp gidecek, gitgide daha da mutsuz olacaktınız. bitirmeye üşenecek kadar konfor alanına yapışıp devam edecektiniz. ve belki o kadar sıkıcı bi çift olucaktınız ki sizi hayatımdan çıkarıcaktım. ama bak şimdi hala hayatımdasın. ne şanslısın ya benim gibi arkadaşın var" dedim. gülmeye başladı. "sen çok kötüsün yaa Raso!" dedi. falan filan filan :)

* insan kaynaklarında çalışınca ister istemez kişilik testleriyle haşır neşir oluyorum. (ki ben ölçmeye inanmam aramızda kalsın) acaba diyorum test yapmak yerine insanların çöp kovalarını ya da market alışveriş sepetlerine baksak onları tanımak daha kolay olmaz mıydı?.. çöp karıştırmak biraz pis bişe tabii onda zorlanabilirim de market sepeti konusunda çok iddialıyım evet.


17 Eylül 2015 Perşembe

yine de oynar mısın benimle?..


dışarda olmak..
oynamadan, oyunu izlemek..
yedek kulübesine bile uğramadan,
kenarda durmak..

güvenlidir.
bazen eğlencelidir.
her şeyi aynı anda görmektir.
konforludur.
kendi cumhuriyetinin ilanıdır.

bazen,
oyuna dahil olmayacak kadar güçlü olmak;
bazen de,
oyuna giremeyecek kadar korkmaktır.

ve ancak bir gün,
en az kendin kadar iyi bir oyuncuyla karşılaşırsan,
sahaya çıkacağını bilmektir.

o yüzden,
dışarda olmanın keyfini çıkar.
ve sırf antreman olsun diye
sahaya atlamadığın için kutla kendini..

ve unutma,
sen birini yenmek için değil;
birlikte kazanmak için oynarsın..












14 Eylül 2015 Pazartesi

Pazar Notları


* herkes "olmuş"un peşinde. şöyle olsun, böyle olsun, üstüne bir de bu olsun bla bla bla.. bu "olmuş" kriterleri beyaz atlı prenste bile yok sanırım. peki birlikte olmak,yanında getirdiklerini ortaya koyup paylaşmak ve birlikte dönüşmek değil midir?.. iki "olmuş" bir araya gelirse çok sıkıcı olmaz mı?:.

* bazı insanlar şey gibi değil mi.. hani sanki onu çocukken havaya atmışlar da sonra tutmayı unutmuşlar gibi.. evet başka açıklama bulamadım. buradan anne babalara sesleniyorum; çocukları havaya atın, hoplatın falan filan tamam da geri tutmayı unutmayın. hadi diyelim unuttunuz, kurumsal hayata dahil olmasına izin vermeyin rica ederim. saygılarımla(!)

* "ben facebook'ta, instagram'da öyle önüme gelen her şeyi like etmem" dedi. "nasıl yani?" diye sordum. "prensip meselesi" dedi. "peki" dedim. sonra düşündüm; acaba sosyal medyada bir şeyi like etmek (beğenmek) bu kadar büyük bir şey mi? like ettiğimiz kişiye oscar mı vermiş oluyoruz sanki?.. bir şeyi like ederek "muhteşem! dünya üzerinde gördüğüm en mükemmel paylaşımlardan biri" gibi bir mesaj verildiğini sanıyo olabilir mi acaba?.. bana göre like etmek, "paylaştığın şeyi gördüm, burdayım, senin farkındayım" demek gibi bişe.. yani üzgünüm ama bu kadar ego yapacak bir şey değil; yani ver gitsin :)

not: hayır sevgili dostum Chiara hayır! like ediyo diye senden hoşlanıyo anlamına gelmez hayır! bunun için daha fazlası gerek daha fazla ısrar etme :)

* çocukken "büyümek" çok uzak geliyor. ve büyüyünce yapabileceklerin sınırsızmış gibi.. mesela ben, büyüyünce acılı bir şeyler yiyebilirim sanıyodum. olmadı. büyükler gibi alkol tüketebilirim sanıyodum. olmadı. büyüyünce hiç ağlamam sanıyodum. olmadı. büyüyünce okul derdi olmicak ödevle uğraşmicam sanıyodum. hazır ol dostum: işte bu oldu :))) işi ofiste bırakmak kadar rahat bir şey var mı?.. düşünsene, eve geliyosun ve hiç ödevin yok. ayy durduk yere sevindim şimdi!

* yakın dostlarımla "haddoloji" projesi üzerinde çalışıyoruz. projeyi genel olarak özetlersek; öncelikle dünya üzerinde haddini bilmeyen tüm insan görünümlüleri bi kampa topluyoruz. iflah olmayacakları ayırıp kazanlarda yakıyoruz. bi ihtimal düzelir dediklerimizi de üniversitelerde açtığımız "haddoloji" bölümüne kaydedip yakından takip ediyoruz. 4 yıllık haddoloji bölümünden mezun olanlar "haddini bilen" diploması alıp insanlar arasına karışmaya hak kazanıyor. nasıl proje? sizlerin fikirleri çok önemli, bu konuda eleştiriye ve yeni fikirlere de açığız; ayrıca eğitmen kadromuzda eksikler var haddolog olmak isteyenler bana ulaşabilir :)

* ve son olarak.. anne-baba olmak, başkan olmak, yönetici olmak, patron olmak, padişah olmak.. bunların hiçbiri sana tabi olan insanlara hizmetkar muamelesi etme hakkını vermez. tam aksine, bu unvanlar senin insanlığın için birer sınavdır. insanlıktan çıkmadan yönetebiliyorsan, ilham veriyorsan, unvanın arkasına saklanmadan iletişim kurabiliyorsan ne güzel.. yok değilse; işte o zaman korkma titre!.. çünkü cennet de cehennem de burada ve yaptığın-yapmadığın her şeyi karşında bulacaksın. kırdığın her kalp, sebep olduğun her gözyaşı, çektirdiğin her "ah" gelip seni bulacak. ve emin ol, bu buluşma için fazla beklemeyeceksin. 

*** fotoğraflar bu hafta sonu arsuz'da çekildi. ekrana çok yaklaşmayın güneş yakıyo dikkat :)))








5 Eylül 2015 Cumartesi

Cumartesi Notları


* geçenlerde bir tanıdık -evet sadece tanıyorum- "ne güzel yaa gündemde bir sürü acı olay var ama senin keyfin yerinde ordan burdan yazıp paylaşıyorsun" gibi bir cümle kurdu. tam açıklama yapmak üzereydim ki onun sadece bir "tanıdık" olduğu geldi aklıma. durdurdum kendimi. "yaa evet öyle" dedim gülümseyerek. ama sonrasında düşündüm. sanırım "açık olmak" ve "açıkta olmak" bazen birbirine karışıyor. bir şey paylaştığın için her şeyini paylaşıyormuşsun gibi algılanıyor. kendine sakladıkların, sadece çok yakınlarınla paylaştıkların ve hatta bazen kendinle bile paylaş(a)madıkların yokmuş gibi.. 

* bir de bir olay karşısında herkesin aynı tepkiyi aynı şekilde vereceğini sanmak diye bir saçmalık var. belki de o yüzden sevgilisinden ayrılan biri sabahlara kadar ağlamıyor diye "demek ki o kadar da sevmemiş" diyebiliyorlar. hepimiz biriz tamam anladık. ama aynı değiliz ki!.. herkes üzülür, herkes sevinir, herkesin kendine göre bir yas dönemi olur. kimi yorganın altında ağlar, kimi göz yaşını terine katıp koşuya çıkar, kimi mutfağa girip kek çırpar, kimi de hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam etmeye çalışır. ve hiçbirinin bir diğerini yargılama hakkı yoktur; tanrı dahil.

* ilkokul 5. sınıfta anadolu liseleri ve kolej sınavına girmiştim. sebebini bilmiyorum ama il sıralamasında ilk 10'a girmek gibi bir hedefim vardı. 10. oldum. sonra üniversite sınavı geldi. bu sefer de boğaziçi garanti olsun diye ilk 200'e girme hedefim vardı. ama bu sefer mantıklı bi açıklamam varmış :) neyse, sonuçlar açıklandı ve bi baktım ki tam 200. olmuşum. bu sene iş değiştirdim ve yeni işimde yabancı dil tazminatı için toefl sınavından en az 100 almam gerekiyodu. sınava girdim ve 100 aldım. yani özetle, ben düz hesap insanıyım. küsurat sevmem. fazlalık sevmem. hatta üniversitedeyken "DD olsun benim olsun geçsem yeter" dediğim dersten B almışsam üzülürdüm boş yere fazladan çalışmışım diye :) neyse, şimdi de yeni bi hedefim var. herkes bana şans dilesin, olduğu zaman açıklarım burdan.

* spor salonunda aynayla flört edenler var. özellikle ağırlık çalışırken set arasında aynaya kadar gidip gelenler oluyor. ben de arada gidip ağırlıkları arttırıyorum. yerlerine geldiklerinde ve benim eklediğim ağırlıkları kaldıramadıkları zaman yüzlerindeki ifadeyi seyrediyorum karşıdan. çok mu kötüyüm? evet. eğlenceli mi? kesinlikle. bir daha yapmalı mıyım? hayır. bir daha yapar mıyım?? kesinlikle :))

* ayrıca kendime çok aşırı özel not: bir daha sakın "ayy bu duyduğum en saçma şey!" deme olur mu?..sonra çok daha saçması 2 dakika içinde adrese teslim garantili Murphy sağolsun.

* ve son olarak.. İsa, Godot, Beyaz Atlı Prens, Tanrı, İyilik Perisi, Michael Jordan vs. ya da her kimi bekliyorsan sana iletmem için not bıraktı: gelmeyecekmiş. artık mecburen kendi işini kendin göreceksin. hadi canıms öptüm kib bye!




30 Ağustos 2015 Pazar

Haftalık

"sen eskiden bol fotoğraflı haftalık yayınlardın" dedi.
"aa evet yapardım" dedim.
"yine yapsana" dedi.
"neden olmasın ki!" dedim.
hadi bakalım başlayalım :)



bu hafta çok güzel sokaklarda,
çok güzel insanlarla yürüdüm.

istanbul'a ısrarla dönmeyen tatilci dostlarıma teşekkür!

siz alaçatı'da olmasanız istanbul sokakları bu kadar rahat olmazdı çocuklar kusura bakmayın :))




haziran ortalarında bir gün spor performansımı hiç beğenmedim.

üzerine gitmek yerine ara veresim geldi. üyeliğimi 2 ay dondurdum.

ve bu hafta yeniden başladım.

yaptığım ilk ölçüme göre performansım tam iki katına çıkmış!

sırrını sormayın, uzun ama upuzun bi hikaye ;)




yolculuk için hazırlanıyordum.
"her şey tamam mı?" diye sordu.
"her şeyi bilmem ama ben tamamım" dedim.
"nasıl yani?" dedi
"kalbim, şansım ve ışığım yanımda.. gerisi de gelir zaten" dedim.
"e hadi o zaman kalk bi kahve içelim" dedi.
içtik.



bu hafta yaşam atölyesi'ndeki "kahkaha yogası" çalışmasına katıldım. adında yoga geçtiğine bakmayın. pek yogaya benzemiyor.

nefes egzersizleriyle başlayan, kahkahalarla, dansla devam eden ve muhteşem bir meditasyonla kapanışı yapılan bu güzel çalışmanın eğitmeni ve çok sevdiğim dostum Duygu Pasin'e teşekkür ederim!

ve tabii atölyenin yapıldığı Mısır Apartmanı'na da bu kadar güzel olduğu için teşekkür :)


Galata'da yürürken dikkatimi çekti. kafamı uzatıp içeri baktım ve "hemen buraya girmeliyiz!" dedim. hislerim beni yanıltmadı ve uzun zamandır içtiğim en güzel kahveyi bulmuş oldum.

herkese anlattım. çok güzel bi yer buldum. kahvesi de çok güzel bıdı bıdı bıdı.. ama bi ayrıntıyı atlamışım: mekanın adı ne bilmiyorum.

bu hafta bi daha gittim. kahveydi, sohbetti, öyleydi böyleydi derken.. eve gelince bi baktım yine adına bakmamışım!..napalım, mecburen bi daha gidicem :)



hayat belirsizliklerle dolu..

kimine göre çok zor.

kimisi için bitmeyen bir yarış.

ve biz.. elbisemizin deseni çimlere çok yakıştığı için çok mutlu olabiliyoruz.

ne şans!



pazar sabahı bebek'te buluşup güzel bir kahvaltı yaptık.

üstüne kahve içtik.

yetmedi hazır trafik yokken kısa bir istanbul turu attık. arabada en sevdiğimiz şarkıları söyledik!

ve öğleden sonra ayrılıp eve geldim. kendimle birkaç saatlik randevum var çocuklar. tutmayın beni rica ederim :))








27 Ağustos 2015 Perşembe

belki..


belki insanlar da okullar gibidir.

**

bazılarına zor dayanırsın,
zaman geçmek bilmez,
 "bitse de gitsek" der durursun.

** 

bazılarına puanın yetmez,
sadece önünden geçersin.

**

bazılarına girmek kolay,
çıkmak zordur.

**

bazıları çok kurallıdır.
duvardan atlayıp kaçmak zorunda kalırsın.


**

bazılarına ulaşmak için torpil gerekir.
araya başkaları girmeden açılmaz kapıları.

**

bazılarına dokunmak için onlarca sınavdan geçersin.

**

bazılarından atılırsın.
kaydın sonsuza dek silinir.

** 
bazılarını bırakırsın.

**

ve bazılarını o kadar çok seversin ki,
mezuniyetin üzerinden yıllar geçse de,
her fırsat bulduğunda
kendini bırakırsın çimlerine..

**


20 Ağustos 2015 Perşembe

işte bunlar hep Unagi!


* boş bardağın dolu tarafını görmeye çalışırken harcadığımız zamanı bardağı doldurmakla kullansak mesela.. ya da bardağı bulaşık makinesine koysak ve arkamıza bile bakmadan mutfağı terk etsek?.. ya da bardak elimizden kayıp düşse.. içindeki boşluk havaya karışsa.. aklımız başımıza gelir miydi ki?..

* biriyle tencere-kapak gibi olunca ben hep kapak oluyorum sanki.. nedendir acaba?..

* ilişkiler tenis maçı gibi sanki. kendi alanını bırakıp karşıya geçtin mi bitiyorsun. merkezde kalmak, kendinde olmak her zaman iyidir. 99 yılındaki Roland Garros finalini hatırlar mısınız?.. Hingis'in topun izine bakmak için kendi sahasından ayrılıp Graf'ın sahasına geçtiği sahne.. Hingis'in bittiği an..neyse, ne diyoduk? sahanı terk etmeyeceksin.

* bazen küçük post-itlere notlar yazıyorum. sonra kitapçıda gezinirken notları rastgele elime gelen kitapların içine bırakıyorum. bunu neden mi yapıyorum?.. hiçbir fikrim yok; içimden geliyo sanırım ben de tutmuyorum. yani bir gün satın aldığınız kitabın içinden not çıkarsa benden size mesaj gitmiş sayın :)

* katıldığım bi workshopta hoca "hadi şimdi herkes kendini 2ye bölsün 2 kişi olsun ve içinizdeki biri diğerine mektup yazsın" dedi. sınıftakiler konuyu anlamaya çalışırken içimden "yuppieee bende hazır bölünmüşü var" diye sessizce çığlık attım. ama kim kime mektup yazacak ona karar veremedik. Ra'nın yazası var, ama Selin'in mektup alası yok. neyse ki yanımda bozuk para vardı yazı-tura attık. ve tabii ki Ra kazandı. "vazgeçme" konseptli derin bir mektup yazdı. sınıfa mektubu Selin okudu; sonuna doğru azıcık duygusala bağladı. işte bunlar hep workshop hep! bu arada kendine mektup yazmak güzel bişe, deneyin derim. 2ye bölünmeye de gerek yok, tek parça da yazılabilir rahat olun.

* "eternal sunshine of the spotless mind gerçek olsa.. hafızanı sildirmek ister miydin?" diye sordu. "tabii ki hayır" dedim. "iyi düşün" dedi. düşünmedim. çünkü yaşanan her şeyin bir yeri var haritada. haritayı silersek yolu bulamayız. yoldan çıkarsak kendimiz olamayız. ve eğer kendimiz olamazsak hiçbir şeyin anlamı yok.. 

* ve sen.. bazen beni aramakla o kadar meşgul oluyorsun ki.. seni bulmama yardımcı olmuyorsun.. (unagi time!)

* son olarak, pek sevdiğim best friendim Tolstoy der ki "sizinle diğer tüm canlı varlıklar arasında özel bir bağ olduğu hissine leke süren her şeyi silip atın."..




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...