10 Mayıs 2018 Perşembe

Dondurma, Yürüyüş ve Gömlek







Gölgede soğuk, güneşte yakan bir gün..
Tatsız bir boşanmanın (tatlısı da yoktur herhalde) ardından ilk kahvemizi içiyoruz.
"Nasılsın?" diyorum. "Ehh" diyor. "Çamaşır makinesinde dönen aşırı renkli nevresim gibiyim."
Gülüyorum. "Önemli olan makinenin hangi programında hangi turda olduğun bence" diyorum.
"Yıkama bitti, yüksek devirde sıkmaya geçtik" diyor.

***

Son gördüğümden beri bariz kilo vermiş. Süzülmüş gibi. Normal zamanda olsa "çok fit görünüyosun" gibisinden laflar ederdim ama susuyorum. Ya üzüntüden olduysa?.. Hani insanın iştahı birden kapanıverir.. Ben bunları düşünürken "Bak!" diyor gülümseyerek, "bu jean ne kadar bol gelmeye başladı". "Ben de tam onu diyecektim" diyorum kafa sallayarak.

"Nasıl oldu sormayacak mısın?" dedi, aklımdan geçenleri mi okudu nedir.. Cevabımı beklemeden ekledi "yürüyüşü bıraktım da, bir ayda 4 kilo gitti"

"Nasıl yani yürüyüş mü sende kilo yapıyomuş!!" diye çıkıştım. "Yok yok yürüyüş değil de dondurma fena" dedi. Haydi bakalım! İki bilinmeyenli denkleme 3. bilinmeyen de eklendi!

Neyse ki sonunda açıklamasıyla beni rahatlattı. Sevgili dostum her akşam sahilde 5 kilometre yürüyüş yapıyormuş. Ama yürüyüşten dönerken de muhakkak dondurmacıya uğrayıp bir paket dondurma alarak evin yolunu tutuyormuş. Sonrası da malum, TV karşısında tahminimce yarım kiloluk bir dondurma katliamı!

Ben de dedim ki "Yanına para almadan çık yürüyüşe. Bırakma yürüyüşü. Yürüyüş sadece kilo için yapılmaz. Her açıdan sağlıklıdır. Ayrıca mutlu da eder insanı" 

***

"O değil de, havalar ısındı" dedi. "Mayıs geldi tabii ısınacak" dedim.
"Benim hala bir depresyon hırkasına ihtiyacım var. Eskisini lazım olmaz diye atmıştım" dedi.
Güldüm. "Gülme ciddiyim" dedi. "Hani küçük çocukların yanından ayırmadıkları bir battaniyeleri olur ya, işte o hesap" diye ekledi.
Düşündüm. Hak verdim. "Ama depresyon hırkasının ille de hırka olmasına gerek yok. Mesela Mudo'da çok hoş erkek gölekleri var. Gidip onlardan alalım. İşin sırrı kendine 2 beden büyük gömlek almak" dedim. "Süper fikir!" dedi.

***

Hesabı ödeyip gömlek almaya gidiyorduk ki durup baktı bana. "Aslında beni rahatsız eden tek şey nedir diye sorsan bir cevabım var. Kendimi çok başarısız hissediyorum" dedi.
"Atatürk bile boşanmış, o başaramadıktan sonra bizim ne haddimize yahu!" deyiverdim.

***
Aşırı derecede gülme krizine girip çıktıktan sonra gidip çok tarz mavi gri kareli bir gömlek aldık.
Çok da iyi ettik.
Aferin bize :)

***

P.S. fotoğraf bizzat bahçemdeki dut ağacından evet :)



28 Nisan 2018 Cumartesi

Yasemin, Börülce ve Batık Maliyet

Yasemin kokulu bir bahar sabahı saat 07.15.. Sabah yürüyüşünden gelmişim. Eve girer girmez "ben bugün bir elmalı börülce yapiyim evet!" diyerek hızla duşa giriyorum. 

En sevdiğim mutfak şarkılarımdan oluşan listemin play tuşuna da basınca başlıyorum elmalı börülce hazırlıklarına. Şimdi burada yaptıklarımı tek tek anlatıp tarif olaylarına girmicem. Her zaman yaptığım gibi elmalı börülce işte.

Hazırlık işlemleri bitip de kısık ateş üzerinde pişmesini beklerken ortalığı toparlıyorum. Ve tam o sırada az önce tencereye eklediğim baharatın karabiber değil de toz kakule olduğunu fark ediyorum!.. Önce hafif bi panik. Sonra "ee ne olacak ki yani ne kadar kötü olabilir" düşünceleri.. 

Piştikten sonra küçük bir kaseye koyuyorum tadına bakmak için. Aşırı egzotik abartı keskin bir tat. Amaaan nolucak ya elma da bunu dengeler bence o kadar da kötü değil diyerek üstüne yoğurt dökerek bir kase yiyorum. 

Sonra yaseminli yeşil çay demleyip oturuyorum. "Sunk cost fallacy" diyor içimdeki ses. Yani batık maliyet yanılgısı. (Evet bu içimdeki ses de baya akademik konuşmaya başladı ya neyse)

Yok diyorum. Sadece bir yanlışlık oldu. Her zamankinden farklı bir yemek çıktı ortaya. "sunk cost fallacy" demeye devam ediyor o ses. (bari türkçesini söylese diyorum ama olmaz ki dersler ingilizce olunca ezber de ingilizce kalmış)

Madem o kadar ısrar etti. Düşünüyorum şu batık maliyet etkisini. E hadi anlat diyorum içimdeki sese. Anlatıyor: "İnsanlar genelde gelecekteki faydalara göre değil, geçmişteki yatırımlara göre karar verirler. Bir işe giriştiklerinde sonuç başarısız olsa da ben bu işe bu kadar emek verdim şimdi çöpe atamam diyerek o işe devam etmekte ısrar ederler. İşte buna da batık maliyet etkisi/yanılgısı denir. Tam şu senin zorla yediğin börülcede gibi"

"Yani sana da hak vermemek elde değil canım kendim" diyerek mutfağa gidiyorum. Kalan börülceyi üzülerek ve hazırlarken harcadığım emeklere de yanarak çöpe döküyorum. Çünkü yenilebilecek bir yemek değil.

Hem ben değil miyim başladığın kitap sarmadıysa kasma bırak yarıda, filmi beğenmediysen çık git sinemadan diyen.. Evet bizzat benim!.. O zaman şimdi de aynısı geçerli. Napalım bundan sonra baharatlara bi zahmet daha fazla dikkat ederim diyerek yaseminli çayıma geri dönüyorum.

Neymiş, bundan sonra yok uğraştım yok emek verdim diyerek zarardan dönmemezlik yapılmayacak. Evet.

25 Nisan 2018 Çarşamba

Soluk Mavi Nokta


Carl Sagan, Voyager 1 isimli uzay aracının yaklaşık 6.4 milyar kilometre uzaktan çektiği fotoğrafta minnacık görünen dünya için "soluk mavi nokta" demiş. Fotoğrafa bakınca hak vermemek elde değil. Üzerinde yaşadığımız gezegen koskoca evrende ufacık bir nokta sadece..

Günlük hayatta köşeye sıkışıp kaldığım bir anda aklıma geldi "soluk mavi nokta".. Rahatlattı beni. Amaaan nelerle uğraşıyorum kimbilir Voyager beni görse ne düşünürdü dedim. Ki kendisi çoktaaan başka galaksilerde tur atıyordur zaten.

Rahatlamak iyi hoş ama bir şey fark ettim sonrasında. Ben ne zaman evreni, galaksileri, yıldızları falan düşünüp rahatlasam hemen arkasından bir boşvermişlik, bir salıvermişlik bir "amaaan neye kime yetişiyoruz ne için tüm bunlar"cılık geliveriyor. 

Ve tüm bunlar da beni dalgasız bir hiçlik denizinin ortasına atıyor sanki. Sonrasında da "anlamsızlık" gelip oturuveriyor yan koltuğa. Hoppala bayram!

Neyse ki o anda da Carl Sagan yetişti imdadıma. O meşhur soluk mavi nokta için yazdığı cümleler: "Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur. Dünya..Şu ana kadar yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. Türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. En azından yakın gelecekte. Ziyaret etmek mümkün. Yerleşmek henüz değil.."

Birkaç kere üst üste okudum bu cümleleri. Kendime yaseminli yeşil çay demledim. Yanında da Teoman'dan "Yıldızları Yakalamak" şarkısı.. 

Dedim ki "Madem şimdi buradayız, e hadi o zaman galaksileri boşverip kendi dünyamızı kurtaralım. Ve eğer mümkünse kendi yıldızlarımızı toplayıp bir barış imzalasak hiç de fena olmaz!.."

Sıkışıp kaldığım köşeye geçtim. Sessizce oturup yasemin kokulu çayımı içtim. Yıldızlar zilyon yıldır yanıp sönüyolar, beni de azıcık beklesinler ne olmuş yani :)


18 Nisan 2018 Çarşamba

Ferdinand, Çiçek ve Meyve

İlkokulu bitiren herkes 1. Dünya Savaşı'nın Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand'ın öldürülmesiyle başladığını bilir. Ve hemen arkasından da "ancak bu görünür sebepti" diye ekleyebilir.

Herkesin hayatında en az bir tane Ferdinand suikasti var bence. Ama tarih kitaplarından farklı olarak, biz kendi tarihimiz için "bu sadece görünürdeki sebepti" diyemiyoruz çoğu zaman. 

Savaşıyoruz, yaralanıyoruz, yaralıyoruz, kanıyoruz ve hatta bazen ölüyoruz. Yas tutuyoruz, ağlıyoruz, susuyoruz.. Ama bu hengamede kendimizi kaybetmişken bir durup da "noluyo yahu!" diyemiyoruz. 

Her şey olup bittikten sonra saate bakıp "çok geç" diyoruz.

"Artık çok geç.. Zamanım, enerjim, hayallerim ve umutlarım tükendi. Kazananın olmadığı bir savaşta şehit oldum. Ama neden öldüm ben de bilmiyorum."

***

Almanca'da "weltschmerz" diye bir kelime var. Dünyanın hayal ettiğimiz gibi bir yer olmadığını ve de hiçbir zaman olmayacağını fark ettiğimizde duyduğumuz üzüntüyü anlatıyor. Sadece dış dünya dağil, kendi biricik dünyalarımız için de geçerli bence bu üzüntü. İçimize bakıp kaos, karanlık, acı veren hatıralarla yüzleştiğimiz an mesela.. Ve tüm bunlar hep aynı kalacak hiç düzelmeyecek düşüncesi.. 

***

Halbuki hiçbir şeyin aynı kalmadığını çok da iyi biliyoruz.
Yağmur yağıyor, güneş açıyor, gökkuşağı çıkıveriyor birden.
Kış bitiyor, bahar geliyor.
Ağaçlar rengarenk çiçekler açıyor.
Sonra o çiçekler ölüyor; çünkü ancak öyle meyve verebiliyor ağaçlar.

***

Bazen,
Tüm bunları bilmiyormuş gibi,
Karanlığımıza gömülüyoruz.
Kendimizi zamanla, takvimle, rakamla ölçüp biçiyoruz.
Çiçeklerimiz soldu diye yas tutmaktan,
Değil meyveleri görmek,
Çürüdüklerini bile fark etmiyoruz.

***

İşte tam da bu sebepten,
Sabah güneş doğmaya yakın uyanmak gerek.
Koyu bir kahve yapıp, pencereden bulutlara bakmak..
Kuşları dinleyip, çiçekleri koklamak..
Ve belki, 
Defteri açıp,
"Her şeyi aynı anda çözmeme gerek yok" yazmak..

Simit, Kahve, Şeftali ve Film Notları

















Atı alan Üsküdar'ı geçmişti, ama ben hala Beşiktaş iskelesinde vapur bekliyordum.  Yine saati tutturamamış olmamın verdiği huzursuzlukla bir simit aldım. Bir simit dört dilim ekmeğe tekabül ettiğinden, kahvaltı için aşırı sağlıklı bir seçim değildi ama "olsun napalım"dı o sabah..

Simiti aldım ama vapura binmeden yiyesim gelmedi. Bir zamanlar video izleyerek yemek yemeyi alışkanlık haline getirmiştim o geldi aklıma. Sonra nasıl değişti bu alışkanlık hatırlamıyorum. Neyse, belki de o zamanlardan kalma bir şey bu "sadece yiyememek" halleri.

Bunları düşünürken yaklaştı vapur. Hemen ilk sağdan girip cam kenarına oturdum. Bir parça simit kopardım. Tam ağzıma götürecekken şiddetle koklayasım geldi. İşte o an artık o sadece bir simit parçası değildi.

Sanki o birkaç santimlik parçada her şey vardı. Güneş, dünyanın bir ucunda buluta karışıp buğday tarlasına düşen yağmur, yapıldığı unun buğday hali, o buğday tarlasından esen rüzgar, yan taraftaki yoldan geçen arabaların içindeki insanların konuşmaları, sonra un olmaya giderken yaşananlar, mayalanması, pekmeze batırılıp üstünün susamla kaplanması, portakalda vitamin halinden beşiktaş iskelesine kadar üstünden geçtiği bilmemkaç kilometre yol..

Saniyeler içinde o simit parçasının gelmişi geçmişi ve hatta geleceği üzerine mini bir belgesel döndü film şeridi gibi. Tabii filmi izlerken bir yandan simitin yarısı bitti. Eder iki dilim ekmek, o zaman gerisi kalsın dedim. 

Kadıköy'e ayak bastığımda randevuma 1 saat 32 dakika vardı. En iyisi kendime güzel bir kahve ısmarlamak dedim ve ikinci sokaktaki en sevdiğim kahveciye uğradım. Şansıma sadece küçük bir masa ve tek sandalye boştu. Bir double espresso alıp oturdum. Çok sıcakken içemediğim için bir süre kokladım. Ama bu sefer film çekmedim. Çünkü kahve filmini çook önceden çekip arşive atmıştım. Artık baştan sona izlemeden o his geliyor zaten. Her seferinde o filmde emeği geçen herkese ve her şeye teşekkür edesim geliyor. Bu sefer de ediyorum.

Ve diyorum ki kendime "Yalnız olmak imkansız gibi bir şey, tek yudumda bile kimler kimler var. Bu hayat ne kadar da değişik bişe hayret.."

Kahve bitince kalan dakikalarımı Kadıköy'ün arka sokaklarında yürüyerek geçiriyorum. Ertesi gün de yazlık bahçesinde şeftali ağacının bu pembe çiçekleriyle birlikteyim. Bu sefer filmde bizzat rol alıyorum. Sulama ve hemdert olarak..

11 Nisan 2018 Çarşamba

Çarşamba Notları



* Hiçbir bağım olmayan, sadece tanıdık bir kadın beni yakaladığı yerde nefes almadan çocuğunun ne kadar zeki(!),  olağanüstü(!) ve ,buraya dikkat, ne kadar ÖZEL bir çocuk olduğunu anlatmaya başladı. Bunları kanıtlamak için verdiği bir örnek üzerine "aaa benim de köpeğim öyle yapardı ama benimki pek akıllı değildi rahmetli" deyiverdim. Bi bozulur gibi oldu ama espri yaptığımı zannedip gülmeye başladı. İçimden ona "geçmiş olsun, çocuğum dahi sendromuna kapılmışsın ama üzülme geçer. Yani o değil de neden bunları bana anlatma ihtiyacı duydun ki? Bana banaaaaa!" demek geldi. Ama sustum. Ne kelimelerimi, ne de zamanımı harcamak istemedim. "Ayy ben geç kaldım!" diyerek nereye geç kaldığımı bilmeden yoluma gittim.

* Tesadüfe bak ki, aynı gün çok sevdiğim bir dostum "yaa bişe dicem hep anne olunca anlarsın derler ya, e ben oldum ama hiç bişe anlamadım!" dedi. Ona kocaman sarıldım. "İyi ki varsın yaaa ve de gerçeksin buna inanabiliyo musun!" dedim. Benim aşırı coşkulu sevgi gösterim karşısında azıcık korktu. Ne de olsa beklenmedik bir durum, o da haklı. Yukarıda anlattığım çocuğum dahi sendromuna kapılmış tipe maruz kalmasaydım bu kadar coşkulu tepki verir miydim bilmiyorum. Olsun, gerçek insanların kıymetini bildim böylece.

* Sicilya dolaylarında mafyanın "omerta" diye bir suskunluk yasası vardır. Kısaca "bir suçu bilip susmak" anlamına gelen "omerta"ya uymamanın cezası mutlak ölümdür. Peki kendimizle ilgili bariz bir gerçeği bilip de sessiz kalabilir miyiz? Sanki içimizde de bir omerta uygulanıyormuşçasına kendimizi öldürmekten korktuğumuz için mi susuyoruz bazen? Kendimize verdiğimiz onca sözü tut(a)mazken kendimizle bu derece bir işbirliği içinde olabilir miyiz?.. Sanırım ve maalesef mümkün.

* Bundan 4 yıl önce bir deftere yazdığım "kendime notlar"ımı okudum. 4 yıl önceki ben, bana kendince akıllar vermiş bir de bazı şeyler istemiş. Onun gözünden şimdiye bakarsak, ben ödevini yap(a)mamış ve hatta elindeki projeyi batırmış bir haldeyim. Onun adına kendime çok kızdım. Biraz da hırpaladım. Sonra ikimizin de sevdiği bir şarkı açtım. Üst üste hem ondan, hem kendimden özür dilerken aklıma Karl Marx'ın "tarihte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur" sözü geldi. Sanırım yakın bir zamanda okuduğum kitapta geçiyordu. Neyse, tam yeri ve tam zamanıymış. Çok rahatladım. Evet yaa, demek ki o zaman öyleymiş şimdi de böyle. Bu kadar kolaymış yahu!

* Bir İsveç atasözü der ki: soğuk hava yoktur, uygunsuz kıyafet vardır. Ben de diyorum ki batmış proje yoktur, yanlış proje vardır :)

* Ve son olarak, bulutlara uçmak sadece yanında paraşüt varsa güzeldir diyerek kendime kakuleli ve bol köpüklü bir kahve yapmaya gidiyorum!..


4 Nisan 2018 Çarşamba

Kendi Uçurumuna Bakmak


Her şey sevgili Alper Hasanoğlu'nun çok sevdiğim kendi uçurumuna bakma cesareti başlıklı yazısından bahsetmemle başladı.

Konu açılmadan birkaç dakika önce 3 arkadaş güneyin en güneyinde masmavi bir denize doğru bol köpüklü kahvelerimizi içiyorduk. Sandalyesi en kenarda olan dengesini kaybedip düşmek üzereydi ki tam zamanında müdahale edip kurtardık.

Kendimizi Batman ve Robin ilan ederek gülüşürken o az önce düşmek üzere olan arkadaşım dedi ki "Biliyor musunuz kızlar, ben kenarda durmaktan hep çok korkarım. Hele ki yüksek kenarlardan." Şaşırdım. "Peki o zaman evinde nasıl rahat ediyosun ki?" diye sordum. Çünkü 13. katta oturuyor. "Kenarlara yaklaşmıyorum ve hiç aşağı bakmıyorum." dedi.

Sanırım hiç bu kadar boş boş bakan Batman ve Robin görmemişti daha önce. Şaşkınlığımızı saklayamadık. Yıllardır tanıdığımızı sandığımız arkadaşımızdan ilk defa böyle bir şey duyduğumuzdan mı yoksa duyduğumuz şeyin bizce pek de korkulacak bir şey olmamasından mı.. Bilemiyorum.

"Kusura bakma şaşkınlığımıza" dedim. "Bizim için nasıl göründüğünün hiçbir önemi yok. Sonuçta korku senin korkun. Sende bu duyguyu yaratıyorsa öyledir. Hepimizin bir başkasına çok saçma hatta komik gelecek korkuları, takıntıları olabilir."

Diğer arkadaşım hemen araya girdi "Ben mesela, çok sevdiğim halamın ölüm haberini aldığımda Tolstoy'un Anna Karenina kitabını okuyordum ve sonra o kitabı hiç bir daha elime alamadım. Sanki elime alsam çok sevdiğim biri ölecekmiş gibi geliyor. Ve eğer öyle bir şey olursa kendimi affedemem, sanki benim yüzümden ölecekmiş gibi." 

Sanırım sıra bana gelmişti, tabii ki tepsim boş değil. Hemen servis ettim. "Ben de görüntümden ne kadar memnun olsam/olmasam fark etmez, ama tartıya çıkıp rakam görmekten çok korkarım." dedim. Gerçekten de öyledir. Mantığını hiçbir zaman çözemediğim ve artık çözmeye uğraşmadığım bir konu. 

İşte böyle, herkes dışarıdan tuhaf(!) görünme ihtimali olan uçurum kenarlarından bahsedince benim de aklıma yukarıda bahsetmiş olduğum yazı geldi. Konuyu azıcık özetledikten sonra dedim ki "peki biz neden kendi uçurumlarımızdan bakmıyoruz?"

"Yani hemen en ucuna gidip kendimizi ordan bırakmamıza gerek yok ama en azından şu yüzleşme işini deneyebiliriz. Ne dersiniz?"

Kısa bir sessizlikten sonra biri "aslında deneyebiliriz" dedi. Diğeri "ben bunu bir düşünücem" diye ekledi. Bir sonraki kahve buluşmamızda bu konuyu tekrar görüşmek üzere sözleştik.

Eve gelince yatağın altındaki tartıyı çıkardım. Turkuaz mavi camdan, pek de estetik bir alet. Alırken farkında değildim ama sanırım bilinçaltımın yönlendirmesiyle gözüme sevimli görünsün diye böyle bir tercih yapmışım. Neyse, tozunu aldım ve yerine geri koydum. E herhalde gün ortasında o kadar kahve, su vs. içmişken üzerine çıkamam di mi ama! 

Ertesi gün sabah erkenden uyandım. Tartıyı yerinden çıkardım. Üzerine çıktım. Acaba dedim hemen bakmayıp insem üzerinden?..Adım adım uçurumdan baksam?..Yoo olmaz! Bir işi yapacaksak tam yapalım hem de en kestirmesinden diyerek gözlerimi ekrana kilitledim. Sabah mahmurluğundan mıdır uçurum sarhoşluğundan mıdır yoksa rakamların üzerimde yarattığı kara büyü etkisinden midir bilmem, üzerinden inerken hafif bir sendeledim. Hemen yatağın kenarına oturdum. 

Bir yanda arkadaşlarımla yaptığım sözleşmeye uygun davranmanın verdiği huzur, diğer yanda hala üzerimdeki sabah tartısı(!) sersemliği.. Öylece bir süre daha oturdum. Ve ne yalan söyleyeyim içimden "Yaktın beni Alper!" diye geçirdim bir kere. Sonra güldüm. "Hayır" dedim. "Alper'in bir suçu yok. Uçurum benim tartı benim!"

Mutfağa geçip bir kahve koydum. Ve o günden beridir de geceleri aç uyuyorum. Bilmem yeterince uçurumdan bakabildim mi :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...