15 Ekim 2017 Pazar

Sade'ce Kahve


















Bir cafeye girdiğinde kahveni alıp sonradan mı yer bakanlardansın?

Yoksa önce nereye oturacağını garantileyip ondan sonra mı kahve almaya gidersin?

Ben bazen ilk grupta bazen de ikinci grupta buluyorum kendimi.

Sadece "kahve" kısmı değişmiyor.

Gerçek kahve seviyorum ben.

Aslında başka kahve de yok ya.. Hazır kahveye piyasada "kahve" dedikleri için mecbur ayırıyoruz işte böyle.

Neyse ne diyodum.. Hazır kahve içiremez kimse bana!

Sıttin sene kahvesiz kalsam da..

Olmaz.

Çünkü zaten ben aslında "kahve"yi özlerim.

Önüme hazırını koyduğunda onun "o" olmadığını bilirim.

Beklerim. Sabrederim.

Gerçek kahveyle geçirdiğin anları hatırlar, gülümserim.

Belki de umutlanırım birazcık.

Ama bulamazsam da kısmet..

Bugüne kadar geçirdiğimiz anlara eyvallah der geçerim..

***

İş kahvesiz kalmayı göze almakta bence.

Ne istediğini belirleyip o standardın altında kalan hiçbir şeye razı olmamakta..

Ve biraz da işi inada bindirip tutturmamakta belki de..

***

Dışarıdan bakınca kahvenin gerçek mi sahte mi olduğunu anlayamıyorsun tabii.

Yaklaşmak, yakınlaşmak, bir tadına bakmak gerek.

"Ya gerçek değilse" diye korkarsan..

Denemeyi denemezsen..

Gerçeğine hiçbir zaman ulaşamazsın.

O yüzden, korkma!

Belki dışarıdan belli olmuyor ama zamanla öğreneceksin.

Hissedeceksin.

Sahtelerin yanına yaklaşmayacaksın bile.

Kendini bil. Kendini tanı.

Sonra bir sor kendine, senin gerçek kahven kim? ne?..

Cevabını verebiliyorsan da korkma.

Sadece dene.

***

Gelecekte kahve çekirdeklerinin soyu tükeneceği söylense de, şu an dünyada herkese yetecek kadar kahve var. O bakımdan paniğe gerek yok.

İki hafta yokum buralarda, gezegenin diğer yarısındaki kahve çekirdeklerini keşfetmeye gidiyorum.

Ama dönüşte kahveye beklerim :)

1 Ekim 2017 Pazar

Pazar Notları


















* "Eğer kendimi tanısaydım, kaçıp giderdim" demiş Goethe. "Adam haklı beyler!" dememi beklemiyordur kimse umarım.  Hayır yani insanın kaçası gelmiyor değil de, maharet kaçmakta değil; kalmakta.. Hatta kalakalmakta belki de.. Biraz da kendini tolere etmekte.. Kaçacak yer de yok orası ayrı konu.. Zaten Goethe amcamın bizimle hafiften bi dalga geçtiğini düşünüyorum.

* Aynı adam, Goethe, Faust adlı eserinde de demiş ki "Herkesin gizlice sokulduğu kapıları, cüret et sen ardına dek açmaya"..  Yani evet kaçarım ederim falan filan demiş de.. Sonra kendine gelmiş kapılara niyet etmiş. Yani diyorum ki olur böyle şeyler. Kaçasın gelir, gidesin gelir  ve hatta yok olasın gelir.. Ama geçer. Biter. Ve sonra yine bulursun kendini bir kapının önünde.

* Dört dörtlük ve hatta mükemmel ötesi sandığımız bazı insanların hatalarını görünce içten içe tuhaf bi şekilde mutlu olmak bizi kötü bi insan yapar mı?.. Yoksa sadece "insan" mı yapar?.. Mutlu olduğumuz şey onların hata yapması mı yoksa hata yapacak kadar "insan" olduklarını fark edip kendimizce kutlamamız mı?.. Almanların "schadenfreude" dedikleri, başkalarının başına gelen kötü şeylere sevinmek kategorisine de girer mi bu durum?.. Yok ya o kadar da değil. Altı üstü bir hata.

* Hata demişken. Sanırım ben bu konuya birazcık taktım geçtiğimiz hafta. Adam gelmiş bana "böyle böyle yaptım, çok fena oldu" şeklinde anlatıyor. Ben de diyorum ki içimden "yok yeaa yapmaz öyle bişe hem niye yapsın ki!".. İçimden diyorum sanıyorum da, bir gıdım dışıma da sıçrıyor ki, adam bana dik dik bakıp "yahu bi ihtimal ben de insan olamaz mıyım?" diye soruyor. E haklı tabii. "insan olma hakkı" tanımıyoruz bazen birbirimize, en çok da kendimize..

* Kalabalık partiler moda değil artık. Gürültülü ve bol "tanıdık"lı doğumgünleri de.. Ve hatta inanır mısın "network" bile eski moda oldu. Sadelik..sade ve derinden ilerliyor. Az, öz, sakin, huzurlu.. Telefon ekranına hiç bakmadan içilen karşılıklı kahveler mesela..Geçmez hiç modası.

* Hatırlıyorum da eskiden bir şeyi "kaçırmak" vardı. Her hafta yeni bölümünü heyecanla beklediğin diziyi mesela.. O akşam katılmak zorunda olduğun bir şey varsa "tühh gitti dizi" derdin. Tekrarı yok, internette yayın yok.. Kaçtı mı kaçardı yani. Neyse ki izleyen bir dost bulunur ve güzel güzel anlattırılırdı. Dolaylı da olsa kaçırmamış olurdun. Şimdiyse kaçırma şansın yok. Her şey elinin altında. Ama sanki şimdi daha çok şey mi kaçıyor ne?.. 

* Acil olan her şeyin aslında o kadar da önemli olmadığını anladım. Biraz geç mi anladım acaba diye düşünürken yine kendimi yakalayıp "amaaan kime göre neye göre" diye hafifçe ayarlarımı düzelttikten sonra çalan telefona bakmak için ayağa kalkıp yan odaya gitmeye üşendim... Geçen gün de bir mesaj geldi, açıp bakmadım. Nolucak ki sonra bakarım kaçmıyo ya mesaj diyerekten. Yanımdaki arkadaşım dayanamadı "ayy merak ettim açıp baksana" diye çıkıştı. Sanki açıp kendisine okuyacakmışım gibi. "Allah sabır versin dostum" dedim. Onun yanından ayrılana kadar da bakmadım. Nolucak yeaaa!

* Dün sabah bu fotoğrafta gördüğün denizde bir saat yüzdüm. Akşam da buz gibi İstanbul'a iniş yaptım. 12 saatlik uçuşta jet-lag olmayıp bir buçuk saatte nasıl darmadağın oluyorum ki?.. Neden alışamıyorum?.. 48 gün yeter mi bir şehre bu kadar yabancılaşmaya?.. Rutinlere dönmek iyidir deyip sabah spora, akşam da yogaya gittim geldim. O değil de evim sanki ev değil de otel gibi geliyor şu an. Oda servisinden bi kahve isteyesim var o derece :)


26 Eylül 2017 Salı

Deniz, Çim, Domates ve Diğerleri

















15 gün tatil yapmaya geldiğim yazlık evde 44. günümdeydim.
Deniz güzel, su berrak..
Çimler yemyeşil, ağaçtaki hurmalar tupturuncuydu.
Sabah maillerimi kontrol edip kendime bi kahve koymuştum.
O sırada Maslak-Levent hattındaki bir plazadan telefon geldi.
Naber nasıl gidiyor muhabbetini geçeli nerdeyse 1 dakiki olacaktı ki..
"Bugün senin yaşadığın hayat benim emeklilik hayalim" dedi.
"Yoksa bir dakika durmam burada" diye ekledi.

***

Bu aralar çimlerden arta kalan zamanlarda birkaç kişiye koçluk/mentorluk yapıyorum.
Tesadüf müdür bilmem ama, çalıştığım hiç kimse sevmiyor işini.
İşi mi yoksa çalışmayı mı sevmiyorlar diye anlamaya çalışıyorum başta.
Bazılarıyla işin içinden çıkmak çok uzun zaman alıyor.
Bazıları başka denizlere yelken açma projesine girişti bile.
Hayat işte, bazen çok istediğin bir şeyi gerçekleştirmek için öncesinde muazzam ölçüde rahatsız olman gerekebiliyor.

***

Ben de tam kendim için daha ciddi(!) daha fiyakalı(!) daha da bol paralı(!) bir işe mi girişsem diye düşünüyordum ki.. Mutfakta beni bekleyen 25 kilo yaz domatesi geldi aklıma!

44. yazlık günümde hiçbir şey konserve domates hazırlığımdan daha önemli ya da daha acil değildi.

Kabukları ince ince soydum, minik minik doğradım, sonra bi güzel kaynattım.

Mutfağı toparlarken düşündüm de, hiçbir ofiste yaptığım hiçbir iş sonrasında bu kadar "tam" hissetmemiştim kendimi.

Hayat ne tuhaf di mi..Ya da çok domates..























9 Eylül 2017 Cumartesi

Bıldırki Hurmalar vs. Filozof Hurmalar





















Fil hamileliğinin 18. ayındayken bir köpek yaklaşır ve "Hamile olduğuna emin misin? Aynı zamanda hamile kaldık ve ben 3 kere düzinelerce yavru doğurdum. Neredeyse hepsi yetişkin köpek olacaklar ama sen hala hamilesin" diye sorar merakla.

Fil sakince cevap verir: "Anlamanı istediğim bir şey var ki, ben köpek yavrusu değil fil yavrusu taşıyorum. İki yılda sadece bir yavru doğuruyorum. Ve benim yavrum dünyaya geldiğinde yeryüzü onu hisseder. Sokakta karşıdan karşıya geçerken insanlar durur ve hayranlıkla izler. Benim taşıdığım yavru muazzam ve muhteşem bir şey!"

***

Bu hikayeyi ilk duyduğumda sorgulamıştım biraz. Fil acaba fazla mı kendini beğenmiş?.. Yoksa köpek haddinden fazla mı meraklı?..

Belki de hiçbiri doğru değil.

Belki köpek düzinelerce yavrudan bıkmıştır. Bu genç yaşında üst üste doğumlar, bir sürü çocuk.. Diğer yandan iki yılda tek yavru doğuran fili kıskandı belki de. Kendisiyle karşılaştırdıkça "Bu ne rahatlıktır yahu!" diye sinir olmuştur. Sonra dayanamayıp laf sokmak istemiştir. Çünkü fil kendini değersiz, ezik hissederse kendisi çok mutlu olacak zannetmiştir.

Belki. Olabilir..

***

Sabah bahçede gezinirken hurma ağacına takıldı gözüm. Özellikle de fotoğraftaki iki hurmaya.. Aynı ağaç, aynı toprak, aynı güneş, aynı su.. Biri tupturuncu, nerdeyse yere düşecek. Diğeri sert ve yemyeşil. Ama bir rahatlar ki.. Ne erken geldim hayıflanması, ne de geç kaldım telaşı..

O herkesin peşinden koştuğu gerçek de bu değil mi zaten?..

Ne geç kalan var ne de erken gelen..

Canlı sayısı kadar takvim var bu dünyada.

Tek ve biricik..

2 Eylül 2017 Cumartesi

Linda, DMT, Hap ve Diğerleri


















* Ruh molekülü olarak bilinen dmt (dimetiltriptamin) maddesiyle ilgili çokça şey okudum bu aralar. Doğum ve ölüm anında çok yüksek miktarda salgılandığı için ruh molekülü demişler adına. 3. göz olarak da adlandırılan epifiz bezimizden salgılanır. Bazı şaman ayinlerinde ayahuasca çayı aracılığıyla da vücuda dışardan almak mümkünmüş. Benim dışarıdan alınan maddelere karşı doğal bir direncim ve önyargım olduğundan bu durum pek de ilgilimi çekmedi. Ancak öğrendim ki bunun için ille de dışarıya bağlı değilmişiz. Florür ve aspartam gibi epifiz bezine zararlı maddelerden uzak durup, bir süre sadece hayatta kalmaya yetecek kadar yemek yiyip, karanlık ortamda da bulunursak doğal olarak salgılayabilirmişiz. Tabii meditasyonun da etkisi muazzammış. Yani o kadar şey okudum, izledim ama döndüm dolaştım yine kendime geldim.

* "Mikroskop insana ne kadar önemli olduğunu gösterdi, teleskop da önemsizliğini" demiş Manly P. Hall. Hayatımız bir madalyon olsaydı eğer, bir yüzü teleskop diğer yüzü de mikroskop olurdu diye düşünüyorum. Kendini bilmek, ya da en azından bilmeye, tanımaya çalışmak, kendine değer vermek, kendi üzerinde çalışmak çok güzel şeyler. Ancak bugünlerde gençlerin dediği gibi "o kadar da şey etmemek lazım". Arada bir teleskobu eline alıp yıldızlara bakmak gerek. Sonra küçük prens misali bir yıldızın üzerine konup ordan buraya bir göz atmak, ve koskoca galakside ne kadar da minnacık olduğumuzu hissetmek..

* Geçtiğimiz gün bir aile ortamındayız. Üniversite sınavına hazırlanan ve oldukça stres yapan kuzenime herkes sırayla öğüt veriyor. "Ayy ne gerek var ki stres yapmaya! Ne var yani dünyanın sonu mu? Senden daha mı değerli sanki! İstediğin yeri kazanmazsan napalım yani ağlayalım mı?" gibi sırasıyla dizildi laflar. Sonra biri bana döndü "di mi ama ablası hadi sen de bir şey söyle" dedi. Kuzenime döndüm ve "evet istediğin şey olmazsa tabii ki oturup ağlicaz hatta beni çağır ben de gelip seninle ağlarım" dedim. Masadakiler cevabımı pek beğenmese de kuzenim o akşam ilk defa bu kadar kocaman gülümsedi. Çünkü insanlar bir şey için çok çabalarsa ve sonuç istedikleri gibi olmazsa üzülürler. Ve çok üzülünce de ağlarsın. Bunda zinhar kötü, negatif bir şey yok. Önemli olan bunun ne kadar sürdüğü bence. 3-5 gün ağlarsın, üzülürsün. 6. gün sabah uyanınca geçmiş olur. Güzel bi kahvaltı yaparsın, sonra eline kahveni alıp "peki şimdi ne yapmalı?" diye düşünürsün. Eni konu bu kadar işte.

* Yukarıdaki tecrübeden aldığım ilhamla gençlere öğüt veren aile büyüklerine ufak bir yasak getirmek istiyorum. Yani öğüt olayına tamamen karşı olmasam da bazen amacını aşıyor durumlar. Misal "Kendini bu kadar yorma hayatını yaşa" diyen amca. Henüz birkaç senedir iş hayatında olan ve bu dünyada dikili ağacı olmayan bir gence bunu söylediğinde çok komiğime gidiyor doğrusu. Amca almış yazlıkları, kışlıkları, son model mercedes ve bilumum gayrimenkulleri. Unu elemiş, eleği asmış. Dünya turlarına çıkıyor. Ama 3 senelik junior çocuğa "işi gücü boşver yaşamana bak, bugünler geri gelmez" diyor. Sevgili amcacım, evet haklısın çok hırs yapıp, hayatı sadece iş olarak görüp kendini kaptırmak hoş bir şey değil. Ama senin durduğun yerden de bunu söylemen biraz komik. Şu anki rahatlığını o zamanki çalışmana borçlusun. Ama tabii belki "3 ev aldıktan sonra o kadar da çalışmaya gerek yok" tarzında bir şeyler diyebilirsin. Ya da daha güzeli "çocuğum şu iki evi sana veriyorum kiraları da iyidir seni rahaaat rahaaat yaşatır. Kendini çok kasma, sevdiğin işi yap" diyebilirsin. Ve sanırım birazdan beni reddedeceksin ama napalım ben çocukları düşünüyorum. Saygılarımla :)

* Hayatın Gizli Hazları adlı kitapta geçen aşağıdaki paragraf çok ilgilimi çekti. Son zamanlarda bir "ruh eşi"dir diye tutturanların çoğalmasından mıdır yoksa bu kavrama zinhar inanmamamdan mıdır bilmem ama pek beğendim bu tespiti:

"sosyologlar, ruh eşini bulduğuna inananların herkesten daha kolay ayrılık yaşadığını fark etmişlerdir; çünkü seçilmiş kişide herhangi bir defoyla karşılaştıkları anda hata yaptıklarına karar verip yeniden ve yeniden denemeye girişirler. O zor bulunur ideal eşi bir türlü bulamadıklarını sonsuz kere keşfederler."

* Yine aynı kitapta diyor ki "..psikologlar da kadınların, kokuları kendilerinden farklı erkeklerden hoşlandığını söyler. Ancak gebelik hapı aldıkları dönemlerde kendilerine benzer erkekleri tercih ederler." Ne kadar ilginç değil mi?.. Miniminnacık bir hap böyle bir tercih konusunda bu kadar etkili olabilir mi?.. İnsanın hayretleri şaşıyor!

* Yalnızlık korkusu olan bir dostuma küçük bir mikroskop alarak her gün düzenli olarak derisinin üzerindeki bakteri dostlarını izlemesini tavsiye ettim. Şaka yaptım sandı ama hayır yapmadım. Çok ciddiyim. Her gün birkaç dakika o üstünde dolaşan dostları izlersen bu dünyada asla ama asla yalnız kalma şansının olmadığını anlarsın bence. Anlayınca da korkuya yer kalmaz. Hala ciddiyim evet!

* İngilizce bolluk (affluence) ve grip (influenza) kelimelerinin birleşmesinden oluşan ve "mutsuzluk virüsü" olarak da bilinen affluenza bu aralar çok popüler. Büyüklerimizin "rahat batıyor" olarak da tanımladıkları bir durum. Her şeyden daha çok, daha da çok istemek, almak ama bunun karşılığında da mutsuzluktan ölmek üzere olmak şeklinde tanımlayabiliriz. Buna bir de sahip olduklarını sosyal medyada sergilemek eklenince, sanırım içinden çıkılması çok zor bir duruma düşer insan. Alışverişkolik bir arkadaşım sayesinde tanıştım bu kelimeyle. Kendisine bir uzmandan yardım almasını önerdim. Ancak çok ısrar edince, daha doğrusu "sen yerimde olsan ne yapardın?" diye sorunca, düşündüm biraz. Sonra dedim ki "bir şey alırken 'buna gerçekten ihtiyacım var mı?' diye sorardım". Ona yardımcı olur mu bilmem ama bu soru bana gerçekten çok yardımcı oluyor. İhtiyaçların sınırlı, isteklerin sonsuz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu ikisini ayırt edebilirsek her şey daha kolay olur sanki..

* Son günlerde duyduğum en güzel söz: "baktın olmadı o zaman bakmayacaksın"... Her seferinde sesli gülüyorum. Çok da haklı buluyorum ayrıca!

* Ve son olarak.. Sizi üstteki fotoğrafta yer alan Linda çiçekleriyle tanıştırmak isterim. Yazlık evimizin sokakla birleştiği noktada kendi kendine çıkan, kendi kendine büyüyen ve güzelleşen çiçekler.. Bu yaz bahçede para ve emek harcanıp yine de sıcaklarda telef olan renkli çiçeklerin ölümü ardından hediye gibi geldiler. Yani özetle, bazen elinden geleni yaptıktan sonra içini ferah tutmak lazım. Senin olan nasılsa sana geliyor.

25 Ağustos 2017 Cuma

Cuma Notları






















* Herkes bir şeyi bırakmaya çalışıyor bu aralar. Kimi şekeri, kimi unu, kimi sigarayı, kimi ayrılıp ayrılıp barıştığı sevgilisini.. Sürekli bir irade adı altında kendiyle savaş hali..  Düşünüyorum da, sanki bazen bir şeyi inatla bırakmaya çalışmak bize o bırakmayı çok istediğimiz şeyden daha mı çok zarar veriyor?..

* Bırakmak demişken.. Bi arkadaşım anlatmıştı; Asya'da kullanılan bir maymun tuzağı için hindistan cevizinin içi oyulur ve yerdeki bir kazığa bağlanırmış. İçine de maymunların sevdiği tatlı bir yiyecek konurmuş. Maymunun sadece eli açıkken içine girebileceği bir yarık açılıp maymunun gelmesi beklenirmiş. Maymun yiyecek kokusunu alıp gelir ve elini içine daldırıp yiyeceği tutarmış. Yiyeceği dışarı çıkarmaya çalışır ve eli yumruk şeklinde olduğu için dışarı çıkaramazmış. Yiyecek için inat ettiğinden elini açmaz ve bu sayede yakalanırmış. Yani o yiyeceği alıcam diye inat etmese kimsenin onu yakalayacağı yokmuş. Herkesin hayatında en az bir maymun tuzağı olduğuna eminim. Acaba sen neyi sımsıkı tutup bırakmadığın için o tuzağın içindesin?..

* Fark ettim ki "15 dakika"nın benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Yazlığa geldiğimde günde 60 dakika cardio yapmayı hedefliyordum. Benim için çok da ulaşılmaz bir hedef değil. Ama bir baktım ki gözümde çok büyümüş. Tamam o zaman, kasmaya gerek yok hadi bugün 45 dakika yapalım dedim. Ve kendi küçük dünyamda bir mucizeye şahitlik ettim. 60 dakikayı dünyayı sırtında taşıyan Atlas modunda oflaya poflaya bitirmeye çalışan ben, süre 45 dakika olunca hızımı arttırıp koşmaya basbaya sağlam interval cardio yapmaya başladım. Keyfini çıkararak yapınca da her sabah uyanınca zıplayarak koşu bandına çıkıyorum. Ne tuhaf di mi!.. 15 dakika dediğin nedir ki.. Bugüne kadar cardio dediğin en az bir saat olur diye boş yere kendime yüklenmişim. İçimdeki Atlas'tan özür diliyorum ve onu çok sevdiğimi de bilmesini istiyorum!

* Mehmet Sungur bir konuşmasında "insanlar masal kahramanlarından vazgeçebiliyor ama masallarından vazgeçmiyorlar" gibi bir cümle kurdu. İlişkilere dair birçok konuyu aynı anda tek cümlede açıklamıyor mu?.. Çok sevdim ben bu tespiti. Üstüne sayfalarca yazılır ama haddimi aşmayıp burada bırakmak istiyorum. Ne de olsa herkesin masalı kendine di mi :)

* "The Power of Not Yet" diye bir şey öğrendim, yani "henüz değil ya da şimdi değil"in gücü gibi çevirebiliriz. Chicago'da bir okulda "fail" yani "dersten kalmak" yerine "not yet (henüz değil)" notu veriliyormuş. Ve bu sistem öğrencilere oldukları yerden daha iyi olma konusunda motivasyon sağlıyormuş. Benim gibi istediği sonucu alamayınca ortalarda "ooo yooo yine fail yine fail" diye alarm veren bi tip için uzay ötesi bir aydınlanma oldu. Yani düşüncesi bile rahatlatıyor insanı. 

* Ve son olarak bu ara en bi sevdiğim şey fotoğrafta da gördüğünüz gibi bahçemin yonca çimleri. Çok çok çok ve de çok güzeller. Dokuları da güzel kokuları da güzel renkleri de en güzel!.. Yonca çimler kalp kalp kalp ben ki!




16 Ağustos 2017 Çarşamba

Mutlu Olma Sanatı

Bu kitabı elime alıp kapaktaki çikolatalı çileği görünce içimden  "acaba kitabı baştan sona okumak yerine Godiva'ya uğramak daha mı mutlu eder?" diye geçirsem de merakıma yenilip okudum. (belki yazlıkta olduğum ve zaten en yakın çikolatalı çileğe ulaşmak için 30 dakika araba kullanmak gerektiğinden, onun yerine çimlerin üzerindeki salıncağımda kitabı okumak daha cazip gelmiş olabilir)

Ve sanırım yine okuduğum bi kitabın yarısının altını çizmiş bulunuyorum. Olsun çizmek mutlu ediyosa demek.. Buyrun altı çizilenler:

* Ben de birçok kez, her şeyin boş olduğunu düşündüğüm ruh halinde olmuşumdur. Bundan, herhangi bir felsefenin yardımıyla değil, mutlaka yapılması gereken bir şeyi yaparak kurtuldum. 

* Herhangi birisine hayattan zevk almasına en fazla neyin engel olduğunu sorarsanız "yaşamak için mücadele" cevabını alırsınız. Bir bakıma doğrudur, ne var ki önemli bir bakımdan da yanlıştır....Yaşamak için mücadele diyenlerin gerçekte belirtmek istedikleri, başarı için mücadeledir. Bu mücadeleyi yapanların korktukları şey ise sabah kahvaltısını bulamamak değil, servetlerini arttıramama olasılığıdır.

* Günümüzün varlıklı kişileri ise tamamıyla farklı olma eğilimimindedir. Hiç okumaz. Ününü arttırmak için tablo alırsa seçimini uzmanlara bırakır. Duyduğu haz, resimleri seyretmekten değil, başkasının onları satın almasına engel olmaktan kaynaklanır.

* İnsanlara kazandıkları başarıyla ne yapacakları öğretilmedikçe, başarının can sıkıntısına yol açması önlenemez.

* Ben şuna inanıyorum ki, can sıkıntısı tarih boyunca büyük itici güçlerden birisi olmuştur. Günümüzde ise eskisinden daha büyük ölçüde böyle olmaktadır. Can sıkıntısına yol açan etkenlerden birisi, şimdinin amaçsızlığı ya da çaresizliği nedeniyle atıl bir durumdayken, kaçınılmaz olarak düşünülen güzel anılarla bu durum arasındaki aykırılıktır.

* Can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir. Hem de yalnız hoşa gidecek olaylar değil, bunalım kurbanının bir günü öbüründen ayırt etmesine yardım edecek herhangi bir olayın özlemidir. Karşıtı ise haz değil, heyecandır.

* Bizim, atalarımızdan daha az canımız sıkılıyor, ama can sıkıntısından daha fazla korkuyoruz. (bir ortaçağ köyündeki kış mevsiminin tekdüzeliğini gözünüzün önüne getirin. Kimse okuma yazma bilmiyor, aydınlanma mum ve kandille yapılıyor, yollar tümüyle kapanmış olduğundan köyün dışından bir insan görmek hemen hemen imkansızdır)

* Tekdüze sayılacak bir yaşama katlanma becerisi çocuklukta kazanılır. Bu konuda modern anne babaların suçu büyüktür Çocuklarına birbirine benzeyen günler geçirmenin önemini kayrayamadıklarından onlara sinema, tiyatro ve iyi yiyecekler gibi "pasif eğlenceler" sağlarlar. Çocukluk eğlenceleri, çocuğun çaba harcayarak çevresinden çıkaracağı yaratıcı eğlenceler olmalıdır. Tiyatro gibi heyecan verici ama fiziksel çaba gerektirmeyen eğlenceler daha az olmalıdır. (Bu kitap ilk defa 1930 yılında yayınlanmış. Yazar şimdi yaşasa ve iPad'siz yemek yemeyen çocukları görse ne derdi acaba? Onun yerine ben diyorum "skandal!" :))

* Yapıcı ve ciddi bir amacı bulunan bir genç, eğer gerekli olduğuna inanırsa büyük ölçüde can sıkıntısına katlanabilir. Ama ilgi dağıtıcı ve düzensiz yaşamı olan bir çocuğun beyninde yapıcı amaçlar kolay kolay yer edemez. Çünkü bu durumda aklı, uzak başarılardan çok, yakın hazlara yatkındır. İşte bütün bu nedenlerle, can sıkıntısına katlanamayan bir kuşak, küçük insanların, doğadaki yavaş gelişmeye dayanamayanların, her türlü içgüdüsü vazodaki çiçekler gibi ağır ağır kuruyanların kuşağı olacaktır.

* İnsanların çoğu, düşüncelerini kontrol etmekte yetersizdir. Yani henüz herhangi bir şey yapamayacakları aşamada, kaygı verici konuları düşünmemeyi beceremezler. Yarının zorlukları ile başa çıkabilmek için güçleri yenilemeleri gereken gecelerini, o anda hiçbir şey yapılmayacak sorunları düşünerek geçirirler.. Akıllı insan, sorunlarını gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez.

* Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonrada, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça, o kararı yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.

* Yaptığımız şeyler, sandığımız kadar önemli değildir. Başarı ya da başarısızlıklarımız da sandığımız kadar önem taşımazlar. Hiç kimse dünyanın çok büyük bir parçası değildir. Düşüncelerini ve umutlarını benliğinin üstünde bir şeye yöneltebilen birisi, dünyanın sıradan dertlerinde, tam anlamıyla bencil birisi için olası olmayan bir huzur bulabilir.

* Her çeşit korku karşısında yapılacak en doğru iş, korkuyu mantıklı ve sakin olarak, ama dikkati yoğunlaştırarak, korku ve konusunu her yönüyle tanıyıncaya kadar düşünmektir. Korkulanı tanımak onun korkunçluğunu yumuşatacak, konu tümüyle sıkıcı bir hale gelecek ve düşüncelerimiz, daha önce olduğu gibi irade gücüyle değil, konunun artık ilgi çekici olmaması nedeniyle başka yönlere çevrilecektir.

* Sıradan insan kişiliğinin özellikleri içinde "çekememezlik" en kötüsüdür. Eğer bu duygu başıboş bırakılırsa bütün erdemleri yok eder, hatta becerilerin en iyi biçimde ortaya konulmasına engel olur. Çekememezlik duygularının nedenlerini kavrayanlar, bu duygularını aşma yolunda büyük bir adım atmış olurlar.Bütün bu durumların çaresi zihinsel disiplin, yani boş şeyler düşünmeme alışkanlığıdır. Hazların tadını çıkararak, işinizi yaparak, belki de yanlış olarak daha talihli olduklarını düşündüklerinizle kendi durumunuzu karşılaştırmaktan kaçınarak çekememezlik duygusunu yok edebilirsiniz.

* Eskiden insanlar sadece komşularını çekemezlerdi, çünkü başkaları hakkında pek az bilgileri olurdu. Bugün ise iletişim olanaklarının artması nedeniyle hiç tanımadıkları insanlar hakkında bile genel olarak çok şey biliyorlar. (kitabın 1930 yılında yayınlandığını tekrar hatırlatmak isterim :) internet yok, facebook, instagram, snapchat yok. Bertrand şimdi burada olsa ne derdi acaba?)

* Güzel bir günde göz alıcı bir kıyı boyunca vapurda giderken kıyıyı seyreder, manzaradan zevk alırsınız. Bu, dışarıya bakmakla alınmış bir zevktir ve herhangi büyük bir gereksiniminizle bağlantısı yoktur. Ama eğer geminiz batmış da kıyıya doğru yüzmekteyseniz, bu kıyıya başka türlü bir sevgi beslersiniz. Kıyı sizin için güvenliği temsil eder; güzel ya da çirkin olması önemli değildir. Sevmenin üstün olanı, gemisi güvenli olan kişinin duygusuna benzeyendir. En iyi sevgi, insanın eski mutsuzluklarından kaçmak için değil de, yeni mutluluklara kavuşmak umuduyla beslediği sevgidir.

* Boş zamanlarını akıllıca doldurabilmek, uygarlığın son aşamasıdır ve günümüzde pek az kimse bu basamağa ulaşmış durumdadır. 

* Bazılarınca hayatı bütün görmek doğaldır ve mutlu olabilmek için böyle görmek gerekir. Bazılarınca da yaşam, birbirinden ayrı ve güdümsüz olgulardan ibarettir. Bence birincilerin mutluluğa ulaşma olasılığı ikincilerden büyüktür, çünkü onlar giderek kendilerine hoşnutluk ve güven verecek koşulları oluştururlar; buna karşılık ikinciler, olayların esintisi önünde bir o yana bir bu yana savrulur ve sakin bir limana ulaşamazlar.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...